16 Aralık 2010 Perşembe

Assos Behramkale - Çanakkale

Bugün Kuzey Ege'nin gözde tatil mekanlarından birine Assos'a geldik. Kuruluşu milattan öncelere dayanan yöre, doğayla, denizle ve tarihle içiçe bir tatil için ideal görünüyor.



Kuzey Ege'de, her mevsim tatil yapmak isteyenlere uygun yerler var. Bunların başında Assos, ya da diğer adı ile Behramkale geliyor. Assos aslında küçücük bir köy fakat yörede en çok bilinen yer olduğu için, zaman zaman tüm bölge bu isimle adlandırılıyor. Oysa Assos'un yanında da farklı özelliklere sahip birçok koy ve yöre var.

Assos, İstanbul'a 380, İzmir'e 290 km uzaklıkta. İstanbul'dan gelirken Yenikapı - Bandırma feribotunu kullanmak en iyisi. Fakat Bandırma Balıkesir yolunda yapılan çalışma nedeni ile oldukça yavaş gitmek gerekiyor. Bu yüzden biz Çanakkale yolunu tercih ediyoruz. Burası ayçiçeği tarlaları içinde, rahat bir yol. Biga - Çan - Bayramiç - Ezine güzergahıyla Edremit Körfezi'ne varıyoruz. Assos yolu çok virajlı. Araç kullananların çok dikkatli olması gerekiyor.

Assos ya da Behramkale, aslında çok küçük bir yer. Denize girmek ve gezmek için çevredeki koylara gidiliyor. Doğası hiç bozulmamış Sivrice Koyu bunlardan biri. Burası aynı zamanda Midilli Adası'na en yakın nokta. Balıkçı kahvesi ve küçük fakat temiz lokantası ile huzur arayanların yeri. Zaten çoğunlukla kültür sanat ile haşır neşir olanların, yazarların, sanatçıların geldiği bir yöre.

Assos Sivrice'deki tesisler ticari olmaktan oldukça uzak. Burası köy havasını koruyabilmiş az yerden biri.

8-10 tane tahta masası ile "Sarmaşık Gülleri Restoran" bölgenin ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Yapaylıktan çok uzak, sakin ve huzurlu...

Balıkçı restoranının sahibi çaya hiç para almadıklarını az çeşitte ama temiz, güzel ve ucuz yemek verdiklerini söylüyor.

Assos'ta farklı bütçelere hitap eden çeşitli konaklama imkanları var. Bizim ilk durağımız ise bölgenin en yenilerinden Sivrice'deki Kaldera Oteli.

Assos civarında tatil köylerinden pansiyonlara, butik otellerden kamp alanlarına her zevke hitap eden yer var. Yeni açılan bazı oteller sağlıklı ve doğal yaşam tarzını benimseyenlere hitap ediyor. Odalarına meşe, toprak, zeytin, su gibi isimler veren Kaldera'nın sahipleri ressam ve mimar bir çift. Kendi tasarladıkları taş otelde doğal ürünler sunuyorlar, yakın zamanda da seramik ve resim atölyeleri ile oteli aynı zamanda bir sanat merkezine dönüştürme amacındalar.

Sivirce sahilindeki Çağın Motel ise, muhtarlığın işlettiği bir tesis. İki yıl kapalı kaldıktan sonra kaymakamlığın desteği ile yeniden açılmış. Tüm geliri köye gidiyor. Yardımlarla ayakta kalmayı başarmış. Önündeki balık lokantası lezzetli yemekler sunuyor. Son derece mütevazi bir yer ama pırıl pırıl denizi ile birçok tesisten çok daha iyi. Etraf o kadar sessiz ki, otelde müzik dahi çalınmıyor.

Sivrice'nin yanındaki Sokakağzı Koyu Sivrice'ye kıyasla biraz daha kalabalık. Sahil şeridi boyunca otel, pansiyon ve restoranlar var. Bu bölgelerin denizi genelde taşlı. Bu yüzden iskeleden girmeyi tercih edenler çok.

Assos'un en gözde plajlarının bulunduğu yer ise Kadırga Koyu. Burada büyük tesislerin yanı sıra, upuzun mavi bayraklı halk plajları da sıralanıyor.

Güneş biraz etkisini yitirirken biz de sahilden Athena Tapınağı'na doğru yola koyuluyoruz. Her zaman esen bir tepede kurulmuş olmasına rağmen, akşam saatleri tapınağı gezmek için en uygun zaman.

Felsefe tarihinin ünlü filozoflarına ev sahipliği yapmış Athena Tapınağı'nın M.Ö 500 yıllarında yapıldığı söyleniyor. Kentin koruyucusu olan Tanrıça Athena'ya ithaf edilmiş olan tapınağın mimarlık tarihi açısından da önemli bir özelliği vardır. Burası Anadolu'da arkaik çağda yapılmış ve kabartmalı frizlere sahip tek örnek. Ayrıca ünlü filozof Aristoteles de üç yıl boyunca burada dersler vermiş.

Hem manzarası, hem tarihi ile Athena Tapınağı, saatler geçirilebilecek bir yer ama biz artık aşağı iniyoruz. Yolda tezgah kurmuş köylüler, elişlerini satıyor. Burası turistlerin uğrak yeri olduğu için hallerinden memnun görünüyorlar.

Assos'un içine doğru inen yol çok virajlı. Aşağı indiğinizde ise sıra sıra otel ve pansiyonlarla karşılaşıyorsunuz. Lokantalar ve eğlence yerleri otellerin hemen önünde.

Assos'ta yavaş yavaş akşam olurken limandaki lokantalar dolmaya başlıyor. Canlı müzik yapan yerlerden balıkçılara burada eğlence biraz daha devam ediyor.


17 Haziran 2010 Perşembe

Kerpe - İzmit





Bu sefer istikametimiz gizli cennet Kerpe. İstanbul'a bu kadar yakın olmasına rağmen haritalarda bile yer almayan bir bölge Kerpe. Yanıbaşındaki Kefken çok daha fazla biliniyor ama esas tesisler Kerpe'de. En büyük avantajı ise ulaşımının çok kolay olması.

Kerpe, Karadeniz'in en kuytu koylarından birine kurulu, ormanlık içinde bir belde. Buraya ulaşmanın en kolay yolu ücretli otoyol üzerinden. İzmit'i geçtikten sonra Kandıra sapağından giriliyor ve Kefken tabelaları takip ediliyor. Kerpe'ye kadar yol dümdüz ve son derece rahat. Yemyeşil köylerin arasından kıvrıla kıvrıla Kerpe'ye varıyorsunuz. İstanbul Çamlıca çıkışından yaklaşık bir buçuk saat sonra, Kerpe'nin sahilindesiniz.

Buradaki otellerde güne güzel bir köy kahvaltısı ile başlayabilir, ya da öğle yemeği için balık ziyafeti çekmeyi bekleyebilirsiniz.

Kerpe sahili sağlı sollu balık lokantaları ile dolu. Yörenin en eskisi Karagöz Restoran. Burada mevsime göre hemen her çeşit deniz balığı yenebiliyor.

Kerpeliler, özellikle mevsim balıklarıyla Eylül ayında yörenin ayrı bir güzel olduğunu söylüyor.

Kerpe sahilinde balık istemeyene gözleme, pide, etli ekmek gibi alternatifler de var. Zaten Kerpe aslında tipik bir tatil beldesi. Etraftaki yazlık ev sayısı son yıllarda iyice artmış. Ama bu yöre henüz doğallığını yitirmemiş.



Kerpe sahilinden biraz yukarı doğru gittiğinizde tam bir doğa harikası Kartalkayaları görüyorsunuz. Kayalara ulaşmak için dik ve toprak bir patika yoldan geçmek gerekse de buna kesinlikle değiyor.

Yıllar içinde denizin şekillendirdiği kayalar, Kerpe'de mutlaka görülmesi gereken bir yer. Kayalar tamamen doğal hali ile korunmuş olsa da, etrafta çöpler eksik değil. Böylesine bir güzelliğin nasıl kirletilebildiğine hayret etmeden geçmek zor.

Kerpe Karadeniz'in diğer koylarının aksine batıya bakıyor. Kuytu konumu sayesinde yıllar içinde liman ve ticaret merkezi olarak kullanılmış.

Kayaların yanından toprak yoldan gittiğinizde Miço Koyu'na varıyorsunuz. Bomboş koy, denizin içindeki kayalarla hoş bir manzara oluşturuyor.

Aslında Kerpe'nin her köşesi yürüyüş, bisiklet gibi sporlar için ya da güzel fotoğraf kareleri yakalamak için çok uygun. Kartpostal güzelliğinde görüntüler yakalamak mümkün.

Kamp yapmak isteyenler için de burada belirlenmiş alanlar var. Doğa Çadır Kampı Dinlenme ve Konaklama Tesisleri bunlardan biri. Etrafı orman olan bölgede, çadır ya da karavan kampı yapmak mümkün.



Kerpe Kefken arasındaki upuzun plaj tamamen kum. Deniz tipik Karadeniz hiç değil. Açıklara kadar sığ ve dalgasız. Bu yüzden derinde yüzmek isteyenlerin kayalıkları tercih etmesi gerekiyor.

Kerpe denizinin Karadeniz olduğuna inanmak zaman zaman güç oluyor. Çünkü çoğunlukla tertemiz, durgun ve sığ bir su. Özellikle çocuklar için ideal.

Denize Otel Kerpe'nin önündeki doğal kayalıklardan, Varuna Club'dan ya da sahil boyunca uzanan halk plajlarından girilebiliyor.

Kerpe'de konaklamak isteyenlerin başlıca seçenekleri Otel Kerpe ve Varuna Otel. Bir de tabii küçük pansiyonlar.

Otel Kerpe, yeni işletmesi ile hem bir günü Kerpe'de geçirmek isteyenlere hem de kalanlara hizmet veriyor. Gecelik ücreti oda kahvaltı kişi başı 40 YTL. Kat kat terasına yerleştirilen masalardan manzara izlemek keyifli. (güncel fiyatlar değişik olabilir)

Varuna Otel 300 kişi kapasiteli plajı ile günübirlik gelenlere de açık. Pırıl pırıl denizi ve arkasındaki ormanlara da oksijen dolu bir gün vaadediyor.

Varuna Otel'in binası Kerpe'nin eskilerinden. Kerpe'deki değişime uygun olarak, özellikle haftasonları bir Beach Club havasına bürünüyor. Günlük giriş ücreti 15 milyon.

Plajların yanından Kefken'e doğru uzanıyoruz. Burası bir balıkçı köyü. Yörenin tüm balıkları buradan geliyor. Pembekayalar ise buraya gelince mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Kefken, Kerpe'nin yanıbaşında. Balık buradan geliyor ama Kefken'de pek fazla tesis yok. Kalacak bir otel ve tek tük balıkçı lokantaları var.

Pembekayalar, Kefken'in en ilginç yeri. Biz de biraz çevreyi dolaşıp kısa bir tur attıktan sonra Kerpe'ye geri dönüyoruz ve bir alabalık restoranına uğruyoruz.

Soğukpınar Alabalık bir fındık bahçesinin içine kurulmuş. Burada bir yanda alabalık restoranlarının vazgeçilmezi hamaklarda dinlenip, mevsiminde dalından fındık yemek mümkün.

Kerpe'den dönmeden önce, bölgeye bir de tepeden Babadağı'ndan bakalım diyoruz. Burası aynı zamanda Kocaeli fatihi olan Akçakoca'nın mezarı. Aşağı baktığınızda başta Kerpe Yarımadası, tüm yöre ayağınızın altında.

Artık yavaş yavaş dönme vakti yaklaştığında, Kerpe'den ne alınır diye soruyoruz esnafa. Burada sütçülük çok gelişmiş. Özellikle Kandıra yoğurdu çok meşhur. Dönerken yanınızda yoğurt, peynir, köy yumurtası görürebilirsiniz.

Kerpe'de gün batımını izlemek çok keyifli. Biz de Otel Kerpe'nin terasından gündeşin denizin arkasında kaybolmasını izleyip şehre dönüyoruz.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Ankara / Nallıhan / Sarıyar

Ankara'nın güzel bir beldesini anlatayı istedim sizlere.. İsterseniz gidin görün isterseniz sitesinden bir bakın. 

"Sarıyar" Nallıhan ilçesine bağlı.Türkiye'nin elektrik üretmek amacı ile Adnan Menderes zamanında kurular ilk barajı ve santralı mevcut. Gölü, piknik ve balık avlama yerleri var. 

Olimpik bir yüzme havuzuna sahip.Yunus Emre'nin Hocası Tabduk Emre'nin ve Cafer Sadık gibi erenlerin mezarları mevcut. Türkiye'de sadece iki yerde bulunan Yaban Koyunu Üretme Sahasına bulunuyor. Ortasından Sakarya Nehri geçmekte.Bu nehirin bir tarafı Ankara'ya diğer tarafı ise Eskişehir'e bağlı.Yani 15 saniye içinde şehir değiştirme imkanı.

Sizlere tavsiye edebileceğim çok güzel bir belde Sarıyar. Görmeniz dileğiyle.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Maşukiye - İzmit

  

 Bu kez muhteşem doğası ve alabalıklarıyla ünlü Maşukiye'ye gidiyoruz. Buraya otobandan gelmek son derece kolay. İstanbul'dan çıktıktan yaklaşık 1,5 saat sonra insanın içini ferahlatan dereleriyle Maşukiye alabalık vadisine varıyorsunuz.

Maşukiye'ye ulaşmanın en kısa yolu ücretli otoyoldan geçmek. İzmit-Adapazarı yolundan ilerleyip İzmit (Doğu) sapağından girmeniz gerkiyor. Bundan sonrası etrafı yemyeşil, sağlı sollu et-mangal ve alabalık lokantalarıyla dolu bir yol. Çevreniz elma, ceviz, kiraz ağaçlarıyla kaplı.

Maşukiye'nin ismi aşık anlamına gelen maşuktan geliyor. Gerçekten de etraftaki doğal güzellikler "buraya gelen aşık olur" sözünü doğruluyor.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/i/masukiye/11.jpg






















 Maşukiye'ye girdiğinizde Kartepe yolunu takip ederseniz alabalık retoranlarına varıyorsunuz. İsterseniz bu restoranlardan birine girip dere üzerine kazıklarla kurulmuş tahta masalara yerleşebilirsiniz.

Maşukiye demek alabalık demek. Zaten bölgenin adı da alabalık vadisi. Biz kiremitte alabalık sipariş ederken restoranın köpeği Tarçın etrafımızda dolanmaya başlıyor ve hemen masamızın yanına yerleşiveriyor.




Dere kenarında fonda kuş sesleri eşliğinde sakin ve huzurlu bir yemek yiyebilirsiniz. Fırında mantar ve güveçte köy peyniri de Maşukiye'nin özel yemekleri. Ama çoğunluk buraya kiremitte alabalık yemeye geliyor.


Alabalık vadisinde yukarılara doğru çıkmaya başlıyoruz. Dağın yamacında otlayan koyunlar oldukça ilginç bir manzara oluşturuyor.

Etrafta dere ve su pınarları var ama Maşukiye'ye gidince görün dedikleri şelalenin aslında Devlet Su İşleri'nin yaptığı bir set olduğunu öğrenince şaşırıyoruz doğrusu.

Maşukiye'de bu sene geçmiş yıllara oranla daha fazla konaklama alternatifi var. Maşukiye'nin merkezindeki yayla otel bunlardan biri.

Yayla Otel Maşukiye'nin en yenisi. Burası önceleri sadece restoran iken şimdi bir otel olarak da hizmet veriyor.

Yayla Otel tamamen çam ahşabından yapılmış. Zaten içi de mis gibi kokuyor. Bahçesindeki yeşil banklar ise keyifli bir ortam yaratıyor. Bu otelin diğer bir özelliği de alkollü içki verilmemesi.

Maşukiye'nin meydanında hediyelik eşya satan dükkanlar var. Tahtadan yapılmış süs eşyaları, yöresel peynirler ve sırt bölgesi için tasarlanmış ahşap masaj aletleri en çok satılanlar.






Meydandan çıkıp bu kez de Maşukiye'nin diğer oteline yöneliyoruz. Butik otel, yörenin huzurunu tam anlamıyla yansıtan son derece şirin bir yer. Bahçesindeki minik el arabası ve rengarenk saksılar gibi küçük detaylar şehirden çok uzaklarda olduğunuzu size hissettiriyor.

Maşukiye Butik Otel'in sahibi Yalçın Karabacak, buraya gelenlere, zaman ayırıp çevreyi, özellikle de İznik gibi civardaki tarihi yerleri gezmeden dönmemelerini öneriyor.

Biz şimdilik o kadar uzağa gidemeyeceğiz ama tepelere doğru yol almak iyi bir fikir gibi görünüyor. Şimdi istikametimiz Kirazlı Yayla.

Maşukiye'ye gelip de kirazlı yaylaya çıkmadan dönmeyin. Burası aslında büyük bir piknik alanı. Ama sadece manzara izlemek için de gelebilirsiniz. Çünkü aşağı baktığınızda Maşukiye bölgesi ve Sapanca gölü boydan boya görülebiliyor.




Kirazlı Yayla bölgeye tam anlamıyla kuşbakışı bir görüş sağlıyor. İzmit Körfezi bile ayağınızın altında.

Biz Kirazlı Yayla'dan daha da yukarıya çıkarken aracımızın ısısı düşmeye başlıyor. Kartepe'ye çıkana kadar 20'li derecelerden 10'lu derecelere kadar iniyor. Bu yüzden yukarılara çıkmayı planlayanların yanlarında kalın birşeyler de getirmeyi ihmal etmemeleri gerekiyor.

Ayrıca şu anda yolun toprak ve virajlı olması, araçları oldukça yavaşlatıyor. Ama bir yandan da yeni sezon için asfalt çalışmaları sürüyor.

Kartepe'nin tepesindeki Green Park Oteli, geçtiğimiz kış hizmete giren bir kayak merkezi aslında. Ama yazın da gelinebilecek bir yer. Yolu göze alırsanız manzarası için bile gelebilirsiniz.

Otel, şu anda ziyaretçilere açık, ama yazlık aktiviteler henüz başlamamış. Burası yazın sıcak günlerinde serinlik yaşamak isteyenler için bir seçenek olabilir.

Kartepe'yi arkamızda bırakıp bu kez de sapanca gölü kıyısına uzanıyoruz. Gölde su kayağı yapılabiliyor. Ayrıca yüzmek isteyenler de göle girebiliyor. Ama maşukiye spordan ziyade dinlenmek ve huzur bulmak isteyenlerin tercihi gibi görünüyor.

Maşukiye'deki son durağımız çiçek seraları. Orhan Aydoğan yıllardır Maşukiye'de çiçek ve bitki seracılığı yapan bir ailenin ferdi. Atatürk'ün getirttiği yüzyıllık ağacı gösteriyor hemen bize.

Maşukiye'nin önemli bir özelliği de tüm sokak isimlerinin çiçek adları olması. Belediye ilk kurulduğunda sokaklara Maşukiye Çiçekçilik'ten alınan listeye göre menekşe, papatya, oya ağacı sokak, küpe çiçeği caddesi gibi isimler verilmiş.

11 Mart 2010 Perşembe

Sümela Manastırı

SÜMELA MANASTIRI - Kocaman bir tarih

Gücün, emeğin, inancın binlerce yıllık öyküsü duruyor karşınızda! İnsanoğlunun azmi, tarihin gerçeği, inancın gücü... Önce şaşırıyor, biraz eziliyor, en çok da suskun kalıyorsunuz!

Tarihler milattan sonra 4. yüzyılı gösterirken; Barbaras ve Sophronios adında iki Atinalı rahip rüyalarında Meryem Ana'yı görüyor ve Meryem Ana onlardan yeni bir manastır yaptırmalarını istiyor, yerini ve yolunu tarif ediyordu... Meryem Ana ile Hazreti İsa'nın doğumunu tasvir eden ve St. Luka'ya ait tabloyu da alarak yola çıkan iki rahip, deniz yoluyla Trabzon'a geliyor ve Karadağ'ın dimdik yükselen yamacında, tepesinden su damlayan bir mağara buluyorlar. Gönüllü Hıristiyanlarla birlikte buraya, iki odadan oluşan ilk manastırı kuruyorlar... İki keşişin ölümünden sonra burası “kutsal yer” ilan ediliyor...

Bundan sonra; tarihin akışı içinde taş taş üstüne konacak ve bugün Sümela Manastırı olarak andığımız Türkiye'nin belki de en görkemli yapılarından biri ortaya çıkacaktır. Geçmişi biraz sonraya bırakalım, günümüz Sümelası'na bir yolculuk yapalım önce...

Kendine güvenenler yarım saat tırmanabilir...

Trabzon'dan Maçka'ya doğru uzanan yol, yaklaşık 45 kilometre sonra manastırın bulunduğu Milli Park'a varıyor. Milli Park derken küçümsemeyin sakın, tropikal bir ormana ya da yeşil bir dünyaya aitsiniz artık. Binlerce yıllık ağaçların aralarından akan berrak sular, en büyülü cennet tasvirlerini bile geride bırakıyor. Biraz şaşkın etrafa bakınırken, herkesin en büyük merakı “O ünlü görüntü”nün ne zaman ortaya çıkacağı... Hani “kayaların yamacına oyulmuş manastır ve göz göz odacıklar...” Hani, binlerce kez gördüğümüz “O” fotoğraf... Birden bire derin bir “oh” sesi dökülüveriyor dudaklarınızdan; “O” fotoğraf karşınızda işte!.. Gerçekten inanılmaz, gerçekten büyülü... Şimdi artık manastırın yamaçlarına kurulu, ahşaptan yapılmış, çevreye saygılı, şık bir kafeteryada mola verebilirsiniz. Hem dinlenmek, hem de bu benzersiz atmosferi sindire sindire yaşamak için... Dinlenmek lazım çünkü, birazdan uzun bir tırmanış bekliyor sizi. Kendine güvenenler araba yolundan vazgeçip, yeşil bir yol tutturabilir yukarıya doğru. Bu da demektir ki, yarım saat tırmanılacak! Bunu göze alamayanlar için arabanız biraz daha yukarılara götürecektir sizi. Nihayete gelindiğinde yaklaşık 10 dakikalık bir tırmanma daha! İşte Sümela Manastırı'nın avlusundasınız. Derin bir nefes alın, manastırın içine ulaşmak için 70 basamaklı, dimdik ve dar bir merdiven bekliyor sizi!..

Değer, her şeye değer...

Onca yorgunluk, onca ter; gördüğünüz manzara karşısında gerçekten tüm yorgunluğunuza değer!.. İnsanoğlunun gücünün, emeğinin, inancının binlerce yıllık öyküsü duruyor karşınızda. Önce suskun bir bakış, ardından hayranlık nidaları. Şaşırıyor, biraz da eziliyorsunuz. İnsan azmi, tarihin gerçeği, inancın gücü...

Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte; Ana Kaya Kilisesi, şapeller, mutfak, misafirhane, kütüphane, kutsal ayazma ve 72 oda yer alıyor. Hiçbirini karşıdan görmek imkansız. Karşı tepelerden görülebilen yalnızca “O” fotoğraf, o bildik dış cephe...

Manastıra su getirdiği bilinen, yamaca yaslanmış çok gözlü büyük su kemerinin bugün büyük bölümü yıkık. Sizi manastırın ana girişine ulaştıran uzun merdivenin yanında muhafız odası yer alıyor. Buraya bağlanan daha kısa bir merdivenle iç avluya iniliyor.

Sol tarafta kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli yapılar var, sağda ise kütüphane. Manastır yamacının ön cephesinde keşiş odaları ve misafir odaları bulunuyor. Kiliseyle yanındaki şapelin duvarları fresklerle süslü. Kaya kilisesindeki freskler 14. yüzyıla, şapeldekiler ise 18. yüzyıla tarihleniyor. Duvarlardaki kat kat freskler üç ayrı dönemi işaret etse de, vahşi eller tarafından çizilerek tahrip edilmiş olsa da, gözleriniz her birinin üzerinde hayranlıkla dolaşıyor. İncil'den alınmış sahneler, Meryem Ana ile Hazreti İsa'nın yaşamından kesitler sunan freskler, renkleri ve üsluplarıyla göz kamaştırıyor.

Sümela “siyah” anlamına geliyor

Karadağ'ın eteklerinde kurulu ve bir diğer deyişle, “Meryem Ana Manastırı” olarak da anılan Sümela, adını “melas” sözcüğünden alıyor. “Siyah” anlamına gelen bu sözcük; kimi kaynaklara göre yaslandığı dağın ismine, kimi kaynaklara göre ise Meryem Ana freskindeki siyah renge bağlanıyor.

Tarihin yolculuğunda Sümela...

İlk manastırı kuran iki keşişin ölümünden sonra, “kutsal yer” ilan edilen yapı, 6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından onarılıyor ve genişletiliyor. 13. yüzyıldan beri bugünkü durumunu koruduğu bilinen Sümela, 1204 tarihinde kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği'nden III. Alexios zamanında çok önemseniyor ve yeni onarımlar geçiriyor. Doğu Karadeniz'in Osmanlı topraklarına katılmasıyla padişahlar tarafından tüm hakları korunuyor ve pek çok imtiyaz tanınıyor. 18. yüzyılda birçok bölümü yenilenen manastır, 19. yüzyılda büyük binaların eklenmesiyle en muhteşem görünümüne kavuşarak altın çağını yaşıyor. 1916-1918 yılları arasında Trabzon'u işgal eden Ruslar manastıra el koyuyor. 1923 yılında ise tamamen boşaltılıyor.