Bu seferki istikametimiz Mudanya'nın yanıbaşındaki Zeytinbağı ya da eski adı ile Trilye. Mudanya, Mütareke Binası ve eski Rum Mahallesi ile çok daha fazla bilinen bir yer, ama 10 dakika mesafedeki Trilye, tam anlamıyla korunmuş köyü, zeytinleri, tarihi yerleri ve tertemiz havası ile özellikle günübirlik geziler için bire bir.
Trilye, Güney Marmara'da küçücük bir belde. İstanbul'dan araçsız gelecekler için en kolay yol Mudanya'ya kalkan deniz otobüsüne binmek. Oradan yarım saatte bir kalkan minibüslerle hemen Trilye'ye ulaşılıyor. Deniz yolunu katınca İstanbul Trilye arası 135 km.
Ama biz araçla feribota binip Yalova'ya ulaşıyoruz. İstanbul Deniz Otobüsleri'nin Yenikapı ya da Pendik'ten kalkan feribotları, hem çok rahat hem de yolu çok kısaltıyor. Fakat özellikle yaz aylarında biletleri önceden almak en iyisi.
Biz feribottan indikten sonra Gemlik yolundan devam ediyoruz. Deniz kokusu burnumuzda, zeytin ağaçları arasından Mudanya'ya varıyoruz.
Mudanya sahili denize girmek için pek uygun değil ama yöredeki turizm belgeli tek tesis Montana Otel, hem turistik amaçlı hem de iş toplantıları için gelen konukları ağırlıyor.
Mudanya'nın dar sokaklarında ve cumbalı evlerin arasında kısa bir tur attıktan sonra esas istikametimiz Trilye'ye doğru yola koyuluyoruz. Yol biraz keskin virajlı olduğu için dikkat etmek gerekiyor. Tam yemek saatinde kırmızı kiremitleri hemen göze çarpan Trilye'ye varıyoruz.
Trliye sahilinde dört tane balık lokantası ve çay bahçeleri var. Tesislerin hepsi tertemiz aile işletmeleri. Balık lokantaları, yöresel tarzda döşenmiş. Tahta masalar ve rengarenk örtüler, daha masaya oturmadan insanın içini açıyor doğrusu.
Trilye barbunya balığının ana vatanı. Mevsimine göre balık yemek en iyisi. Ama yemeklere esas lezzeti katan zeytinyağı. Bu yüzden önce o meşhur zeytinyağına geleneksel olarak kekik ve pul biber ekip odun ekmeği banılıyor. Bu, o kadar lezzetli ki, balığa yer bırakmaya dikkat etmek gerekiyor.
Sahildeki restoranlar Şekerev, Liman ve Savarona, deniz ürünleri ağırlıklı menüleri ile haftasonu köy havasını yaşayabileceğiniz yerler.
Lokantaların biraz ilerisi deniz. Aslında Trilye bir sahil kasabası ama denizin temiziliği rüzgara göre değişiyor. Kimileri denizin tadını çıkarsa da kimilerine göre Marmara Denizi'ne güven olmuyor. Fakat Trilye, dar sokakları, tarih dolu mekanları ile turistlere farklı imkanlar sunuyor.
Trilye bölgesi Sit alanı olduğu için doğallığını hiç yitirmemiş. 1920'lerdeki Trilye resimlerinde yörenin görüntüsü nasılsa şimdi de hemen hemen aynı. Tabii bakımsızlıktan eski havasını yitirmiş tarihi yerler hariç.
Son yıllarda yaşanan turist sayısındaki artış ile birlikte yöre de gelişme göstermiş. Bu yüzden özellikle haftasonları esnaf hayatından memnun. Esnaf Hatice Çelik, Mudanya'ya yanaşan vapur saatlerine göre çiğ böreklerini hazırlıyor ve çevredeki tüm yörelerden gelenleri ağırladıklarını söylüyor.
Trilye'nin ismi ile ilgili birkaç varsayım var. Rumca üç aziz anlamına geldiği ya da ismin barbunya balığı demek olan "trigliya"dan geldiği rivayetler arasında. Aslında belde Cumhuriyet döneminde Zeytinbağı adını almış, fakat hala yaygın olarak Trilye olarak biliniyor ve kullanılıyor.
Trilye'nin içinde evi olan dışardan gelmiş birkaç aile var. Yerleşik olanlarla son derece uyumlular. Trilye halkı güleryüzlü ve sıcak. Yöreye girer girmez bunu fark ediyorsunuz zaten. Bizi gezdiren Zeytinci Hasan, gururla gösteriyor, evlerinin önünde zeytin satan köylüleri. "Biz eskiden Gemlik ve İstanbul tüccarlarına satardık, şimdi sadece burada evimizin önünde satıyoruz" diyor.
Trilye halkının başlıca geçim kaynağı zeytin. Zeytin ve yan ürünlerini burada her köşeden almak mümkün. Ama açıkçası buraya henüz turistik bir yer demek güç. Köy havasını hala muhafaza ediyor.
Trilye zeytini gerçekten başka zeytinlere benzemiyor. Başka yerlerde bulmak da mümkün değil, bu yüzden köylüler daha sonra isteyenlere zeytinleri kargo ile gönderiyorlar. Orta boyda, küçük çekirdekli ve çekirdeği meyvesine yapışmayan Trilye zeytini salamura yöntemiyle 3-4 yıl saklanabiliyor. Ayrıca olgunlaşmış yeşil zeytinlerden kırma, çizme ve az tuzlu konserve zeytin üretiliyor. Yörenin zeytini yağ yapımı için de çok uygun.
Eski zamanlarında Trilye'de bağcılık da yapılırmış. Şimdi artık üzüm üretilmiyor ama başka yerlerden gelen üzümler Trilye'deki tesislerde işlenip şarap yapılıyor. Kırmızı ve beyaz şaraplar için Türkiye'nin dört bir yanından boğazkere, merlot, sultaniye ve narince gibi üzümler getiriliyor. Baküs Şarapevi'nde satılıyor. İstenirse tadım da yapılabiliyor.
Zeytinler ve şarap yapımı bir yana, Trilye'nin her yanı tarihle dolu ama bölgenin geçmişi ile ilgili kesin bilgiler yok çünkü burada hiç arkeolojik kazı yapılmamış.
Trilye ve çevresi antik çağlardan beri yerleşime açık olmuş. Bu yüzden attığınız her adımda tarihi bir eserle karşılaşıyorsunuz. Hatta bazı eserler köylülerin bahçelerinin içinde kalmış. Zeytinci Hasan'ın bahçesindeki tarihi çeşme gibi...
Tarihi kayıtlara göre Trilye'de 1908 yılında 820 hane varmış. 19. yüzyılın sonlarında ise beldede 109 Türk ve 3657 Rum'un yaşadığı kayıtlara geçmiş. Zaten köyde Rum ve Türk mimarisinin örnekleri görülebiliyor.
Fakat Trilye'de hiç Rum kalmamış. Sadece Yunanistan'da kurulan yine aynı isimli kasabada, Trilye'de oturanlar turistik amaçla beldeye sıkça geliyor. Zaten Yunanistan'daki Trilye ile Türkiye'deki, kardeş belde ilan edilmiş.
Tarih içinde Trilye ve çevresinde çok sayıda kilise, manastır ve ayazmalar inşa edilmiş. Ancak bunlardan günümüze 3 kilise ve bir manastır kalmış. Onlar da şu anda son derece bakımsız durumda.
Osmanlılarca camiye dönüştürülen ve Fatih Cami adını alan Büyük Kilise, ev olarak kullanılan Yuannes Kilisesi, Türklerin yaptırmış olduğu hamam Trilye'de görülmesi gereken tarihi yerler.
Tarihi eser niteliğindeki Yuannes Kilisesi'nin mesken olarak kullanılması insanı şaşırtmıyor değil. Resimli Kilise'nin 3. yüzyıldan kalma olduğu rivayet ediliyor. Duvarlarına kazınmış isimlere ise hayret etmemek elde değil.
1909'da Papaz Okulu olarak inşa edilen ve 1980'li yıllara kadar okul olarak hizmet veren Taş Mektep ise görkemli bir bina, ancak o da çok bakımsız durumda.
Taş Mektep'in yanından taş evlerin arasından yukarıya doğru çıkıyoruz ve Trilye'nin balkonu tabir edilen yerde bir mola veriyoruz. Buranın her daim estiği söyleniyor. Biz de bu sıcakta doğal klimadan biraz yararlanıp Tarihi Çamlı Kahve'ye çıkacağız.
Trilye'ye gelip de Çamlı Kahve'ye uğramadan dönmeyin. Burada asırlık çınarların altında, denize ve zeytin bahçelerine bakarak çay içebilirsiniz.
Çamlı Kahve bu sene hizmete girmiş. Daha önce kullanılamaz durumda olan bu alan şimdi pırıl pırıl bir çay bahçesi. Püfür püfür esiyor ve manzara şahane. Tam bir tepe olduğu için çevredeki yöreler kuşbakışı görülebiliyor. Bir tek kahvenin karşısında önce otel olarak inşa edilen ama şimdi site olarak kullanılan bina göz zevkini bozuyor. Bu yapı bölgenin dokusuna hiç uymuyor doğrusu.
Trilye'de tarihle ve doğayla içiçe bir gün geçirdikten sonra şehre doğru yola koyulabilirsiniz. Konaklamak isteyenlerin ise restore edilmiş iki pansiyondan birini ya da Trilye Otel'i tercih etmesi gerekiyor.
Otel Trilye'nin odaları sokağa bakıyor ama temiz ve bakımlı. Pansiyonlar ise çok kısıtlı sayıda odası olmasına rağmen, hem konforlu hem de geleneksel yapıyı bozmadan inşa edilmiş. Özenle dikilmiş perdeler ve yatak örtüleri bile yöresel dokuyu yansıtıyor ve tamamen şehirden uzak olduğunuzu size sonuna kadar hissettiriyor.
Tertemiz havası ve zeytinleri ile ünlü Trilye'de yavaş yavaş akşam oluyor. Biz de Yalova'dan feribotla şehre dönmek üzere yola koyuluyoruz.
20 Şubat 2012 Pazartesi
Mudanya Trilye
11 Ağustos 2011 Perşembe
Kütahya
Ege Bölgesi’nin İç Batı Anadolu Bölümü’nde yer alan Kütahya, bilinen
tarihi içinde Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu,
Germiyanoğulları ve Osmanlı Dönemi uygarlıklarıyla Türkiye
Cumhuriyeti’ne ulaşmıştır. Kütahya ili sınırları içinde kalan
topraklarda yerleşen ve adı bilinen en eski halk Hitit’lerdir. Buna
rağmen çevredeki Arkeolojik buluntular ilin yerleşim tarihini çok
daha eskilere, ilk çağlara değin götürmektedir. Kütahya için kesin bir
kuruluş tarihi verilememekle birlikte; Hitit metinlerinde geçen
Assuva tarihiyle ilgili IV. Tuthaliya (M.Ö. 1256–1220) yıllıklarına
dayanarak M.Ö. II. binin ortalarında kurulduğu söylenebilir. Kütahya,
bugün de işletilen zengin maden yatakları dolayısıyla tarihin her
devresinde ilgi görmüş, bu sayede geniş ticaret yollarına sahip
olmuş, hızla gelişmiştir. Malazgirt Zaferi’nin ardından XI. yüzyılın
sonunda Türk uygarlıklarıyla tanışan Kütahya, Germiyanoğlu Beyliği’ne
başkentlik yapmış olup Osmanlı Devleti bu topraklar üzerinde
kurulmuştur. Ayrıca Kütahya “Türk ve dünya askerlik tarihi” nin en büyük
zaferinin kazanıldığı yer olarak zengin bir kültürel mirasa sahiptir.
2. ŞEHRE VERİLEN ADLAR:
Eski kaynaklara, sikke ve yazıtlara göre Kütahya’nın antik
dönemdeki adı “Kotiaeion”dur. Ünlü Antik Çağ Coğrafyacısı Strabon bu
adın, “Kotys’in Kenti” anlamına geldiğini belirtmektedir. Kotys,
Trakya’da yaşayan Odrisler’den olup, Romalılar’ın M.S. 38’de
Anadolu’ya gönderdiği bir komutanın adıdır. Kütahya Müzesi’nde bulunan
bir sikkede bu ad “Koti” olarak geçmektedir. Kütahya adı, eskisine
benzetilerek Türkler tarafından verilmiştir.
3. KÜTAHYA’NIN İLK KURULUŞ YERİ:
İlimizin ilk yerleşim yeri Kütahya kalesi ve çevresidir.
Germiyanoğulları döneminde de kullanılan şehir merkezinde yapılan
kazılarda Roma dönemi nekropol (mezarlık) alanları bulunmuştur. Ancak
şehir merkezinde Frigler dönemine ait önemli bir buluntuya
rastlanmamıştır. Kütahya’nın antik dönemdeki yerleşim alanı henüz kesin
olarak belirlenememiştir. Ne zaman kurulduğu, nerede kurulduğu, ne zaman
ve kim tarafından fethedildiği kesin olarak ifade edilemeyen Kütahya,
bir sırlar kentidir.
Yapılan Arkeolojik Kazılar ve Eski Yerleşim Merkezleri:
Bugüne kadar Kütahya ve çevresinde yapılan sistematik kazı ve
araştırma sayısı çok değildir. İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına Clive
Foss - Kütahya Kalesi’ni, Epigraf Tomas Drew Bear - Yazıtları,
David French - Roma Yolları ve Mil Taşlarını, İstanbul
Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Turan Efe Antik Yerleşimlerden Höyük
ve Tümülüsleri araştırmıştır. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Aizanoi
Antik Kentinde başlattığı sistematik kazı ve araştırmalar 1970 yılından
beri devam etmektedir. Müze uzmanlarının Kütahya il sınırlarında
yaptığı inceleme ve araştırma çalışmalarında yüzü aşkın höyük,
tümülüs ve antik yerleşim saptanıp belgelenmiş, yapılan kurtarma
kazılarıyla kentin tarihini aydınlatacak önemli arkeolojik
malzemelere rastlanmıştır. Kütahya Merkez Seyitömer Höyük’te
yapılan kurtarma kazılarında Eski Tunç dönemine uzanan toplu buluntular
elde edilmiş olup Kütahya Arkeoloji Müzesi’nde ayrı bir salonda
sergilenmektedir. Merkez Ağızören Köyü’nde 2000 yılında yapılan
kazılarda Hitit yerleşimine ait nekropol (mezarlık) alanında önemli
arkeolojik malzemeler ele geçmiştir. Kütahya’da Eski Tunç Dönemi’ne
uzanan toplu buluntu veren en önemli merkez, 1977 yılında kömür çıkartma
işlemi sırasında ulaşılan Tavşanlı Tunçbilek, Boyalık ve Gevence
mevkileridir. İlin yerleşim tarihine ışık tutan Eski Tunç buluntu
merkezleri Seyitömer, Tavşanlı - Kayı Köyü, Altıntaş - Üçhöyük,
Domaniç - Elmalı, Simav, Emet ve Çavdarhisar yöreleridir. Buralarda ele
geçen buluntular Bitynia dışında tüm Batı Anadolu’da rastlanan tipik
Troya çanak - çömleği örneklerindendir. Gaga ağızlılar, üç ayaklı
kaplar, depas türü maşrapalar dışında, Balıkesir, Bursa yöresine özgü
Yortan kültürünün bezekli kaplarına rastlanması, Kütahya’nın kuzeyinde
bu kültürün etkin olduğunu göstermektedir.
4. HİTİT - FRİG DÖNEMİ:
Kütahya yöresi, Hititler Dönemi'nde Assuva'nın doğusunda, Hitit Devlet
sınırlarının da batısında yer almaktadır. Antik Çağ bölümlenmesine göre
ise ilin doğu yarısındaki toprakları Frigya, batısı da Mysia
bölgesindedir.
O dönemde Hititlerin siyasal etkisi dışında kalan Batı Anadolu'daki pek
çok kent konfederasyonlar şeklinde örgütlenmiştir. Kuzeybatı
Anadolu'daki As-suva Konfederasyonu bunlardan biridir ve Kütahya'nın
batısında kalan topraklar bu konfederasyona bağlıdır. İlin kuzey
kısımları ise zengin gümüş yatakları ve buna bağlı gelişmiş ticaret
yolları dolayısıyla Hititlerin sürekli ilgi ve etki alanında kalmakta,
bu yüzden sıkça saldırılara uğramaktadır
Hitit İmparatorluk döneminin sonuna doğru doğuda Assuva yöresindeki
bakır yataklarının Asurlar'a kaptırılması, Hititler'in Kütahya'ya
ilgisinin artmasına neden olmuştur. Bu sırada Assuva'nın başında Sum
Dlama, Hititler'in başında IV. Tuthaliya bulunmaktadır. (M.Ö.
1256-1220).
Assuva'ya saldıran Hititler'in ülkeyi yakıp yıktıklarını, Assuva kralı
ve oğlu Kukkulis'i tutsak alıp Hattuşaş'a götürdüklerini IV. Tuthaliya
yıllıklarından öğreniyoruz.
M.Ö. 1200'lerde Trakya'dan Anadolu'ya büyük dalgalar halinde geçen
Frig-ler, bölgede Hitit egemenliğine son verip, doğuda Kızılırmak,
güneybatıda Burdur Gölü'ne kadar uzanan geniş bir alanı yurt
tutmuşlardır.
Bursa, Balıkesir yörelerine gelen yeni oymakların eskilerini daha doğuya
sürmeleri sonucunda Kütahya'nın batı kesimleri Mysia bölgesinde yer
almıştır.
Yine Frigler'in bir kolu olan Bitin ve Tinler'in Kütahya'nın kuzeyine
Bilecik-Sakarya bölgesine yerleştikleri görülmektedir. Frigler'in asıl
kalabalık oymaklarının ise Afyon, Eskişehir, Kütahya üçgenindeki
bölgeye yerleşmesi sonucunda, Kütahya'nın doğusu Epiktetos Frigyası
adını almıştır. Kütahya'nın güneyine, Temnos (Şaphane) ve Dindimos
(Murat) Dağı'na kadar yayılan Frigler yerli Hititler'le karışıp
kaynaştıkça güçlenmiş, kültür alanlarını genişleterek doğuda Fırat'a,
batıda Ege Denizi'ne kadar dayanmalarına rağmen Lidyalılar üzerinde
sürekli bir egemenlik kuramamışlardır.
Frig Yerleşimi-Söğüt Köyü
M.Ö. VIII. yüzyılda devlet olarak örgütlenen Frigler'in barışçı bir
toplum olarak geliştiği, tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları, kaya
mezarları, tapınım alanları ilekendilerine özgü bir mimari getirdikleri,
maden işçiliği ve dokumacılıkta ileri gittikleri, yeni müzik aletleri
ürettikleri görülmektedir. Antik kaynaklar, ünlü masalcı Ezop'un doğum
yeri olarak Kütahya'yı göstermektedir.
M.Ö. 676'da Kafkasya üzerinden Anadolu'ya giren Kimmerler'in, Frigya
Kralı III. Midas'ı yenerek Kütahya ve çevresini ele geçirdiği, daha
sonra M.Ö. 607'de Lidya kralı Alyattes'in Kimmer egemenilğine son
verdiği gözlenmektedir. Lidyalılar döneminde Efes'ten başlayıp başkent
Şart, Uşak ve Kütahya'dan geçerek Adalar Denizi ve Kızılırmak'ın doğu
yakasını birbirine bağlayan Kral Yolu bu dönemde yapılmıştır.
Doğuda gelişerek Anadolu'yu Marmara'ya kadar istila eden Persler'in ünlü
kralı II. Kyros, M.Ö. 546'da Lidyalıları tarihten silmiş, Kütahya'yı
Frig Satraplığı'nın merkezi yaptığı Dinar'a bağlamıştır. Pers
yönetiminin zayıflamasıyla M.Ö. 334'te Biga Çayı civarındaki savaşı
kazanan Makedonyalı İskender bölgede üstünlük kurmuştur. İskender'in
M.Ö. 324'te ölümüyle Kütahya ve çevresi komutanlarından Antigonas'a
geçmiştir. Bölgede M.Ö. III. yüzyılın başlarında yaşanan
karışıklıklardan sonra
Bergama Krallığının üstünlük sağladığı ve M.Ö. 133 tarihinde Kütahya'nın
Roma'nın Asya Eyaleti sınırlarına dahil edildiği görülmektedir.
5. ROMA VE BİZANS DÖNEMİ
Kütahya, Roma egemenliğine girdiği sırada bölgede küçük şehir
devletleri vardır. Kütahya'da Koti-aeion, Gediz'de Cadı, Simav'da
Synaus, Emet'te Ti-beriopolis, Simav Boğazköy'de Ancyra, Altıntaş'ta Soa
ve Çavdarhisar'da Aizanoi Antik yerleşim merkezleri bulunmaktadır. Bu
şehir devletlerini Claudius unvanlı valiler yönetmiş, toplanan verginin
bir bölümünü merkeze gönderip kalanını kentin imarına harcamışlardır. O
dönemin en büyük şehri olan 120 bin nüfuslu Aizanoi'nin Zeus Tapınağı,
İmparator Hadrian MS. (117-138) döneminde toplanan arazi vergileriyle
yaptırılmıştır. Bu bölgede (302) tarihinde yapıldığı saptanan bir borsa
binası vardır. Duvarları üzerinde Latince fiyat listeleri bulunmaktadır.
Bu listeler fiyat artışlarını önlemek için konulmuştur.
M.S.395'te Roma İmparatorluğu'nin ikiye ayrılmasıyla Kütahya, Doğu Roma
İmparatorluğu (Bizanslında kalmıştır. Bu dönemde önemli bir
piskoposluk merkezi olan Kütahya hızla gelişmiş, çevresine yapılan
kalelerle korunaklı bir kent haline getirilmiştir. Zeus Tapınağı
kiliseye çevrilmiş, il ve çevresinde çok sayıda kilise inşa edilmiştir.
6. SELÇUKLULAR DÖNEMİ :
1071 'de Malazgirt Savaşı'nda Alparslan'a yenilen Bizans İmparatoru
Romanos Diogenes salıverildikten sonra Bizanslılar tarafından Kütahya
Kalesi'ne getirilmiş ve gözlerine mil çekilerek cezalandırılmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti'ni kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075'te
İznik'i aldıktan sonra Kütahya ve yöresine akınlar düzenlemiş, 1078'de
şehri ele geçirmiştir.
II. Yakup Çelebi İmaret Külliyesi
1097'de Haçlıların saldırısıyla Bizans'ın eline geçen Kütahya 1182'de
Selçuklular tarafından geri alınmıştır. 1186'da II. Kılıç Arslan ülkeyi
11 oğlu arasında paylaştırınca Kütahya Gıyaseddin Keyhüsrev'e düşmüş,
çıkan karışıklıklar ve kardeş kavgaları sırasında 1196'da Kütahya tekrar
Bizanslıların eline geçmiş, 1233'de Alaeddin Keykubad zamanında Anadolu
Selçuklularına yeniden kazandırılmıştır
Kütahya'daki Hıdırlık Mescidi, Yoncalı Hamamı ve Camisi, Balıklı Camii ve Medresesi Selçuklu dönemi eserlerindendir.
7. BEYLİKLER DÖNEMİ
I. Alaaddin Keykubad döneminde 1230'da Anadolu'ya gelen Germiyanoğlu
Aşireti, Malatya yöresine yerleştirilmiş olup 1240'ta Baba İshak
ayaklanmasında Selçuklulara yardım etmişlerdir. 1243 Kösedağ
bozgunundan sonra artan Moğol baskısı karşısında Germiyanoğulları
1260'ta göç ederek Kütahya yöresine yerleşmiştir.
1277'de Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmasıyla Kütahya ve yöresi
Germiyanoğullarfnın payına düşmüş, hızla gelişen Germiyanoğlu Beyliği,
Batı Anadolu'nun en güçlü beyliği olmuştur. İlk beylerinin Alişir olduğu
bilinmektedir. Alişiroğlu I. Yakup 1300'de bağımsızlığını ilan ederek
Kütahya'yı başkent yapmıştır. 1340'ta yerine geçen oğlu Mehmet Bey
döneminde gelişimini sürdüren Germiyanoğlu Devleti'nin başında 1361'de
Süleyman Şah görünmektedir. Bu dönemde Osmanlı Sultanı I. Murad'ın
Vacidiye Medresesi
oğlu Bayezid'e kızını veren Süleyman Şah, Kütahya, Simav, Emet ve
Tavşanlı'yı kızı Devlet Hatun'un çeyizi olarak Osmanlılar'a vermiştir.
(1381) Yıldırım Baye-zid 1389'a kadar Kütahya'da valilik yapmıştır.
Süleyman Şah, Kula'ya çekildikten sonra 1387'de ölmüş, yerine oğlu II.
Yakup Bey geçmiştir. Germiyanoğulları Beyliği II. Yakup'un vasiyeti
üzerine 1429'da Osmanlılara katılmıştır.
Kütahya'daki Germiyanoğlu eserleri arasında bugün Çini Müzesi olan II.
Yakup İmaret Külliyesi, şimdi Arkeoloji Müzes olan Umur-Bin Savcı
Medresesi ile İshak Fakih Camii ve Medresesi sayılabilir. Germiyan
oğulları döneminde Yıldırım Bayezid'in Kütahya Valiliği sırasında
yapımına başlanan Ulu Camii XV. Yüzyılda Musa Çelebi döneminde
tamamlanmıştır.
8. OSMANLILAR DONEMİ :
1429'da Germiyanoğlu II. Yakup'un vasiyeti ile Osmanlılara geçen Kütahya
bu dönemde bir sancak merkezidir. 1451'de Anadolu Beylerbeyliği'nin
merkezi olan Kütahya'da Kanuni'nin oğulları Şehzade Bayezid (1542-1558)
ve (Sultan II.) Selim (1558-1566) valilik yapmışlardır.
1511'de Safavilerin Anadolu'da yaptıkları bölücülük sonucunda çıkan
Şahkulu ayaklanması Kütahya'ya kadar yayılmıştır. 1833'te Mısır Valisi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın Kütahya'yı işgali ve
aynı yıl imzalanan Kütahya Antlaşması ile şehri terk etmesi dönemin
kayda değer olaylarıdır. Kütahya Osmanlı mimarisinin güzel örnekleriyle
donatılmış, çeşme, köprü,
cami, medrese, han ve hamamlarla imar edilmiştir. Selçuklulardan bu
yana devam eden çini sanatı bu dönemde en parlak devrini yaşamıştır.
Dünya tarihinin devlet gözetiminde yapılan ilk toplu iş sözleşmesi,
Fincancılar Esnafı Anlaşması adıyla 13 Temmuz 1766 tarihinde
Kütahya'da imzalanmıştır.
1849'da Osmanlı Devleti'ne sığınan Macar bağımsızlık hareketinin önderi
Lajos Kossuth ve beraberindeki 56 mülteci, 1850-1851 yıllarında
Kütahya'da konuk edilmiştir. Lajos Kossuth'un Kütahya'da kaldığı ev
1982 yılında müze haline getirilmiştir.
1867'de Hüdavendigar Vilayetine bağlı bir sancak merkezi olan Kütahya, 8 Ekim 1923'te vilayet olmuştur.
9. MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYET DÖNEMİ:
Kütahya'nın Milli Mücadele tarihimizde çok önemli bir yeri vardır.
Cumhuriyetimizin kurulması için verilen bağımsızlık mücadelesinin en
önemli safhası ilimiz sınırları içerisinde yaşanmıştır.
I. Dünya Savaşı sonunda itilaf devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması
hükümlerine dayanarak Anadolu'yu işgale başladılar. İşgaller karşısında
milleti ve memleketi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının
endişesine düşerek gerekli tedbirleri almamışlardı.Ordunun elinden
cephanesi alınmış, itilaf devletleri türlü vesilelerle yurdun çeşitli
bölgelerini işgale başlamışlardır. İtilaf donanması İstanbul'da;
Fransızlar, Adana'da; İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon'da;
İtalyanlar, Antalya ve Güneybatı Anadolu'da bulunuyorlardı. 15 Mayıs'ta
itilaf devletlerinin izni ile Yunan ordusu İzmir'e çıkmıştır. Bu durum
karşısında Türk milleti tarih boyunca gösterdiği "millet olma bilinci"
içerisinde işgallere karşı Kuva-i Milliye hareketini başlatmıştır.
Kütahya'da Milli Mücadele 20 Eylül 1919 günü başlamıştır. Binbaşı İsmail
Hakkı, Yüzbaşı İsmet, Yüzbaşı Süleyman ve Mülazım Tahsin Beyler
Kütahya'ya gelerek Kuva-i Milliye Teşkilatını kurmuşlardır. Teşkilatın
başına Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Nüzhet Bey seçilmiştir. İsmail
Hakkı Bey Komutasında oluşturulan 350 kişilik bir müfrezenin
İngilizleri Kütahya'dan çekilmek zorunda bırakması Kütahya'da Milli
Mücadelenin ilk başarısıdır.
Kütahya'da, Milli Alayı kurmayı başaran (Prişti-neli) İsmail Hakkı Bey,
Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa tarafından Kütahya Milil
Alayı Kumandanlığıma atanmıştır. İsmail Hakkı Bey Pozantı Kongresi'nden
dönmekte olan Mustafa Kemal Paşa'ya Afyon'da bulunduğu sırada telgraf
çekerek Kütahya'ya "Milli Alayı" denetlemesi için davet etmiştir.
6 Ağustos 1920 tarihinde Kütahya'ya gelen Mustafa Kemal Atatürk, Milli
Alayı denetlemiş ve Kütahya'dan ayrılırken Kütahya Mutasarrıfı Sait
Bey'e kendi el yazısıyla takdirname vermiştir.
Kütahya Milli Alayı, Milli Mücadele yıllarında önemli görevler
üstlenmiş, işgal yıllarında büyük yararlılıklar göstermiştir. 10
Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması sonrasında Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin antlaşmayı tanımadığını ilan etmesi üzerine işgal
hızlanmış, Yunanlılar 13 Temmuz'da Altıntaş'a, 14 Temmuz'da
Tavşanlı'ya, 17 Temmuz'da Emet, Simav ve Kütahya'ya 3 Eylülde Simav'a, 5
Eylülde Gediz'e girmişlerdir. 28 Temmuz 1921'de Kütahya'ya gelen
Yunan Kralı Konstantin Savaş Konseyini burada toplayıp Ankara üzerine
yürüme kararı çıkartmıştır.
Yunan Ordusunun bu ilerleyişi karşısında Türk Ordusu, Sakarya'da
Başkomutan Mustafa Kemal komutasında dünya savaş tarihinde örneği
görülmeyen bir taktikle büyük bir zafer kazanmıştır.
Sakarya'da durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla
bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde
Başkomutan Mustafa Kemal Büyük Taarruzu başlattı. Bu çarpışmalar
sırasında Türk askeri, tarihimizin her döneminde görülen kahramanlık ve
fedakarlıklarına yenilerini ekledi. 57. Tümen Komutanı Albay Reşat
(Çiğiltepe) Bey'in Çiğiltepe'nin alınmasının yarım
saat gecikmesi üzerine görevini yerine getirememenin üzüntüsü ile
kendisini vurması, bu anlayışa örnek teşkil eder. Zaferden sonra buraya
Albay Reşat Çiğiltepe Anıtı yapılarak anısı ölümsüzleştirilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu bizzat cephede idare ederek üstün
askerlik vasıflarını göstermiş ve her zaman askerinin yanında Türk
ordusuna büyük moral ve destek olmuştur.
30 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal'in Zafertepe'den bizzat
yönettiği meydan muharebesinde Allıören, Keçiler, Kızıltaş Deresi
yolunun iki yanında Yunan birlikleri tamamen sarılmış ve imha
edilmişlerdir. Kızıltaş Deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan
birlikleri ve General Trikopis, General Diyenis ve bir çok Yunan
komutanı kaçmışlardır.
Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Çakmak Paşa Çalköy'de
yıkık bir evin avlusunda kırık bir kağnı arabasının üzerinde durum
değerlendirmesi yaparak Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini
önlemek ve Yunanlıları mağlup etmek için İzmir'e girmek görüşüne
varmışlardır. Mustafa Kemal burada Batı Cephesindeki tüm subay ve erlere
okunmak üzere bir bildiri yayınlamıştır.
"Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları, Afyonka-rahisar-Dumlupınar büyük
meydan muharebesinde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını
inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin
ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz
olan büyük Türk ulusu geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş
alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum.
Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin
arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme
için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, Cephe kumandanlığına
büyürdüm: Bütün arkadaşlarımın, Anado-
lu'da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde
bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin
kaynaklarını kullanarak, yarışmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep
ederim. Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!"
Böylece Kütahya 30 Ağustos Zaferi ile düşman işgalinden kurtarılmış,
bunu 1 Eylülde Gediz, 3 Eylül'de Emet ve Tavşanlı'nın kurtuluşları
izlemiştir.
9 Eylülde İzmir'de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu Mustafa Kemal'in emrini büyük bir başarı ile yerine getirmiştir.
KRONOLOJİK KÜTAHYA TARİHİ
M.Ö.(1800-1200)
Hitit Dönemi,
M.Ö.(1460-1200)
Assuva Konfederasyonu içinde Kütahya,
M.Ö.(1200-676)
Frigler Dönemi,
M.Ö.(607-546)
Lidya Dönemi,
M.Ö.(546-334)
Persler Dönemi,
M.Ö.(334-281)
İskender Dönemi,
M.Ö.(281-133)
Bergama Dönemi,
M.Ö.(133)-M.S.(395)
Roma Dönemi,
M.S. 395
Bizans Dönemi’nin başlaması,
M.S. 8.yy
Kütahya Kalesi’nin inşası,
1078
Kütahya’nın Selçuklularca alınması,
1097
Haçlıların Kütahya’yı alıp Bizanslılara bırakması,
1182
Kütahya’nın yeniden Selçuklulara geçmesi,
1197
Kütahya’nın Bizanslılarca geri alınması,
1233
Kentin kesin olarak Selçukluların eline geçmesi ve Kütahya Kalesine ilaveler yapılması,
1260
Germiyanoğlu Aşiretinin Kütahya’ya yerleşmesi,
1277
Kütahya’nın Germiyanoğullarına ikta olarak verilmesi,
1300
Germiyanoğlu Devleti’nin kuruluşu,
1314
Umur-Bin Savcı Medresesi’nin yapılması,
1381
Germiyanlı Devlet Hatun’un Yıldırım Bayezid ile evlenmesi,
1381-1389
Yıldırım Bayezid’ın Kütahya Valiliği,
1390
Yıldırım Bayezid’ın Germiyanoğlu Devletine son vermesi,
1402
Timur’un Germiyanoğlu Devleti’ni tekrar canlandırması,
1410
Yıldırım Bayezid’ın yapımını başlattığı Ulu Camii’nin tamamlanması,
1411
II. Yakup İmaret Külliyesi’nin yapılması,
1429
Germiyanoğlu II. Yakup’un ölümü ve vasiyetiyle topraklarının Osmanlılara geçmesi,
1451
Anadolu Beylerbeyliği Merkezi’nin Kütahya’ya taşınması,
1511
Şahkulu Ayaklanması,
1542-1558
Şehzade Bayezid’ın Kütahya Valiliği,
1558-1566
Sultan II. Selim’in Kütahya Valiliği,
1766
Fincancılar Esnafı Anlaşması,
1833
Mısır ordusunun Kütahya’yı işgali,
1850-1851
Lajoss Kossuth’un Kütahya’da misafir edilmesi,
10.09.1885
İlk telgrafın çekilmesi,
1892
Demiryolunun gelmesi,
1905
Kütahya eski Hükümet Konağı’nın yapılışı,
20.09.1919
Kütahya Kuva-i Milliye Teşkilatının kurulması,
21.07.1920
Kütahya Milli Alayı’nın Kuruluşu,
06.08.1920
Atatürk’ün Kütahya’ya İlk Gelişi,
03.09.1920
Simav’ın işgali,
05.09.1920
Gediz’in işgali,
05.01.1921
Gediz’in Çerkez Ethem’den alınması,
13.07.1921
Altıntaş’ın işgali,
14.07.1921
Tavşanlı’nın işgali,
17.07.1921
Kütahya’nın işgali,
28.07.1921
Yunan Kralı Konstantin’in Kütahya’ya gelmesi,
30.08.1922
Dumlupınar Meydan Muharebesi Kütahya’nın Kurtuluşu s:18.00,
01.09.1922
Gediz’in Kurtuluşu,
03.09.1922
Emet ve Tavşanlı’nın kurtuluşu,
24.03.1923
Atatürk ve Latife Hanımın Kütahya’yı ziyaretleri,
08.10.1923
Kütahya’nın il olması,
30.08.1922
Atatürk’ün Dumlupınar’a gelişleri,
1926
Kütahya’ya ilk elektrik verilmesi,
1926
Sümerbank Kiremit Fabrikası’nın Açılması,
23-24.01.1933
Atatürk’ün Kütahya’yı ziyaretleri,
21.06.1934
Atatürk ve Şah Rıza Pehlevi’nin Alayunt İstasyonu’nda dinlenmeleri,
24.11.1954
Kütahya Şeker Fabrikası’nın açılması,
1956
Tunçbilek Termik Santralı’nın üretime başlaması,
1958
SLİ Termik Santralı’nın üretime başlaması Emet Etibor İşletmeleri’nin Açılması,
27.10.1961
TÜGSAŞ (Azot) Fabrikası’nın açılması,
1976
Kütahya Manyezit Fabrikası’nın açılması,
1981
Gümüş Fabrikası’nın açılması,
1992
Dumlupınar Üniversitesi’nin kurulması.
15 Temmuz 2011 Cuma
Anamur / Mersin
Adını rüzgarlı burun demek olan Anemurium Antik Kenti'nden alan Anamur
ilçesi Akdeniz Bölgesinde Mersin iline bağlı şirin bir ilçedir.
Anem=Burun, urium=Rüzgar demektir.Anemurium antik kenti tarihe meydan
okurcasına dimdik ayakta durmaktadır.İlçe Antalya-Mersin E-24 karayolu
üzerinde yer alır. Nüfusu son sayıma göre 50.000 dir.
Halk, turizmin pek gelişmemiş olması nedeniyle genellikle tarımla
uğraşır. Bilindiği üzere Türkiye'nin en kaliteli muzları da ilçe de
yetişir. Bunun yanında çilek üretiminde de epeyi ilerleme sağlanmış ve
halkın geçim kaynağı haline gelmiştir.Aynı zamanda tropikal bitkilerin
de yetiştirilmesine başlanılmıştır.
Sözgelimi, Papaya, Avakado, Kahve, Ananas bunlardan birkaç tanesidir.
İlçede belli başlı turistik tesisler bulunmaktadır. Turizm
açısından pek gelişememiştir. İlçeye ulaşımın karayolu ile yapılması ve
karayolunun da çok virajlı olması ilçeye gelen yabancı turist sayısını
azaltmaktadır.
Deniz ulaşımı şu anda bulunmamaktadır. Sadece Akdeniz'den geçen özel yatlar limana uğramaktadırlar.
Sakin bir yer olması, tertemiz bir denizin olması, sayısız tarihi
eserlerin olması ve en önemlisi de diğer turistik bölgeler gibi
sahillerin birtakım kişilerin elinde olmamasından dolayı tercih edilen
bir tatil beldesidir.Anamur ilçesi pek tanınmasa da görülmeye değer bir
ilçedir.
İlçeye ulaşım çok kolaydır. İstanbul ve Ankara'dan direk olarak her
gün karşılıklı otobüs seferleri bulunmaktadır. Bunun yanında Antalya'dan
4.5 saat mesafede, Mersin'den yine 4.5 saat mesafede olup, her iki
ilden her gün sayısız otobüs ile ilçeye ulaşmak mümkündür.
Kısacası Anamur virajlı yolları da olsa(bu yollarda manzaraya
doyamayacaksınız,) kendini pek tanıtamasa da bakir güzellikleri ile,
tarihi eserleri ile, alabalık çiftlikleri ile, eşsiz denizi ve sahilleri
ile görülmeye değer şirin bir ilçedir. Eğer yolunuz Akdeniz' e düşerse
üşenmeyin Anamur'a da bir uğrayın deriz.
İnanın pişman
olmayacaksınız...
16 Aralık 2010 Perşembe
Assos Behramkale - Çanakkale
Bugün Kuzey Ege'nin gözde tatil mekanlarından birine Assos'a geldik. Kuruluşu milattan öncelere dayanan yöre, doğayla, denizle ve tarihle içiçe bir tatil için ideal görünüyor.
Kuzey Ege'de, her mevsim tatil yapmak isteyenlere uygun yerler var. Bunların başında Assos, ya da diğer adı ile Behramkale geliyor. Assos aslında küçücük bir köy fakat yörede en çok bilinen yer olduğu için, zaman zaman tüm bölge bu isimle adlandırılıyor. Oysa Assos'un yanında da farklı özelliklere sahip birçok koy ve yöre var.
Assos, İstanbul'a 380, İzmir'e 290 km uzaklıkta. İstanbul'dan gelirken Yenikapı - Bandırma feribotunu kullanmak en iyisi. Fakat Bandırma Balıkesir yolunda yapılan çalışma nedeni ile oldukça yavaş gitmek gerekiyor. Bu yüzden biz Çanakkale yolunu tercih ediyoruz. Burası ayçiçeği tarlaları içinde, rahat bir yol. Biga - Çan - Bayramiç - Ezine güzergahıyla Edremit Körfezi'ne varıyoruz. Assos yolu çok virajlı. Araç kullananların çok dikkatli olması gerekiyor.
Assos ya da Behramkale, aslında çok küçük bir yer. Denize girmek ve gezmek için çevredeki koylara gidiliyor. Doğası hiç bozulmamış Sivrice Koyu bunlardan biri. Burası aynı zamanda Midilli Adası'na en yakın nokta. Balıkçı kahvesi ve küçük fakat temiz lokantası ile huzur arayanların yeri. Zaten çoğunlukla kültür sanat ile haşır neşir olanların, yazarların, sanatçıların geldiği bir yöre.
Assos Sivrice'deki tesisler ticari olmaktan oldukça uzak. Burası köy havasını koruyabilmiş az yerden biri.
8-10 tane tahta masası ile "Sarmaşık Gülleri Restoran" bölgenin ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Yapaylıktan çok uzak, sakin ve huzurlu...
Balıkçı restoranının sahibi çaya hiç para almadıklarını az çeşitte ama temiz, güzel ve ucuz yemek verdiklerini söylüyor.
Assos'ta farklı bütçelere hitap eden çeşitli konaklama imkanları var. Bizim ilk durağımız ise bölgenin en yenilerinden Sivrice'deki Kaldera Oteli.
Assos civarında tatil köylerinden pansiyonlara, butik otellerden kamp alanlarına her zevke hitap eden yer var. Yeni açılan bazı oteller sağlıklı ve doğal yaşam tarzını benimseyenlere hitap ediyor. Odalarına meşe, toprak, zeytin, su gibi isimler veren Kaldera'nın sahipleri ressam ve mimar bir çift. Kendi tasarladıkları taş otelde doğal ürünler sunuyorlar, yakın zamanda da seramik ve resim atölyeleri ile oteli aynı zamanda bir sanat merkezine dönüştürme amacındalar.
Sivirce sahilindeki Çağın Motel ise, muhtarlığın işlettiği bir tesis. İki yıl kapalı kaldıktan sonra kaymakamlığın desteği ile yeniden açılmış. Tüm geliri köye gidiyor. Yardımlarla ayakta kalmayı başarmış. Önündeki balık lokantası lezzetli yemekler sunuyor. Son derece mütevazi bir yer ama pırıl pırıl denizi ile birçok tesisten çok daha iyi. Etraf o kadar sessiz ki, otelde müzik dahi çalınmıyor.
Sivrice'nin yanındaki Sokakağzı Koyu Sivrice'ye kıyasla biraz daha kalabalık. Sahil şeridi boyunca otel, pansiyon ve restoranlar var. Bu bölgelerin denizi genelde taşlı. Bu yüzden iskeleden girmeyi tercih edenler çok.
Assos'un en gözde plajlarının bulunduğu yer ise Kadırga Koyu. Burada büyük tesislerin yanı sıra, upuzun mavi bayraklı halk plajları da sıralanıyor.
Güneş biraz etkisini yitirirken biz de sahilden Athena Tapınağı'na doğru yola koyuluyoruz. Her zaman esen bir tepede kurulmuş olmasına rağmen, akşam saatleri tapınağı gezmek için en uygun zaman.
Felsefe tarihinin ünlü filozoflarına ev sahipliği yapmış Athena Tapınağı'nın M.Ö 500 yıllarında yapıldığı söyleniyor. Kentin koruyucusu olan Tanrıça Athena'ya ithaf edilmiş olan tapınağın mimarlık tarihi açısından da önemli bir özelliği vardır. Burası Anadolu'da arkaik çağda yapılmış ve kabartmalı frizlere sahip tek örnek. Ayrıca ünlü filozof Aristoteles de üç yıl boyunca burada dersler vermiş.
Hem manzarası, hem tarihi ile Athena Tapınağı, saatler geçirilebilecek bir yer ama biz artık aşağı iniyoruz. Yolda tezgah kurmuş köylüler, elişlerini satıyor. Burası turistlerin uğrak yeri olduğu için hallerinden memnun görünüyorlar.
Assos'un içine doğru inen yol çok virajlı. Aşağı indiğinizde ise sıra sıra otel ve pansiyonlarla karşılaşıyorsunuz. Lokantalar ve eğlence yerleri otellerin hemen önünde.
Assos'ta yavaş yavaş akşam olurken limandaki lokantalar dolmaya başlıyor. Canlı müzik yapan yerlerden balıkçılara burada eğlence biraz daha devam ediyor.
11 Mart 2010 Perşembe
Sümela Manastırı
SÜMELA MANASTIRI - Kocaman bir tarih
Gücün, emeğin, inancın binlerce yıllık öyküsü duruyor karşınızda!
İnsanoğlunun azmi, tarihin gerçeği, inancın gücü... Önce şaşırıyor,
biraz eziliyor, en çok da suskun kalıyorsunuz!
Tarihler milattan sonra 4. yüzyılı gösterirken; Barbaras ve Sophronios
adında iki Atinalı rahip rüyalarında Meryem Ana'yı görüyor ve Meryem Ana
onlardan yeni bir manastır yaptırmalarını istiyor, yerini ve yolunu
tarif ediyordu... Meryem Ana ile Hazreti İsa'nın doğumunu tasvir eden ve
St. Luka'ya ait tabloyu da alarak yola çıkan iki rahip, deniz yoluyla
Trabzon'a geliyor ve Karadağ'ın dimdik yükselen yamacında, tepesinden su
damlayan bir mağara buluyorlar. Gönüllü Hıristiyanlarla birlikte
buraya, iki odadan oluşan ilk manastırı kuruyorlar... İki keşişin
ölümünden sonra burası “kutsal yer” ilan ediliyor...
Bundan sonra; tarihin akışı içinde taş taş üstüne konacak ve bugün
Sümela Manastırı olarak andığımız Türkiye'nin belki de en görkemli
yapılarından biri ortaya çıkacaktır. Geçmişi biraz sonraya bırakalım,
günümüz Sümelası'na bir yolculuk yapalım önce...
Kendine güvenenler yarım saat tırmanabilir...
Trabzon'dan Maçka'ya doğru uzanan yol, yaklaşık 45 kilometre sonra
manastırın bulunduğu Milli Park'a varıyor. Milli Park derken
küçümsemeyin sakın, tropikal bir ormana ya da yeşil bir dünyaya aitsiniz
artık. Binlerce yıllık ağaçların aralarından akan berrak sular, en
büyülü cennet tasvirlerini bile geride bırakıyor. Biraz şaşkın etrafa
bakınırken, herkesin en büyük merakı “O ünlü görüntü”nün ne zaman ortaya
çıkacağı... Hani “kayaların yamacına oyulmuş manastır ve göz göz
odacıklar...” Hani, binlerce kez gördüğümüz “O” fotoğraf... Birden bire
derin bir “oh” sesi dökülüveriyor dudaklarınızdan; “O” fotoğraf
karşınızda işte!.. Gerçekten inanılmaz, gerçekten büyülü... Şimdi artık
manastırın yamaçlarına kurulu, ahşaptan yapılmış, çevreye saygılı, şık
bir kafeteryada mola verebilirsiniz. Hem dinlenmek, hem de bu benzersiz
atmosferi sindire sindire yaşamak için... Dinlenmek lazım çünkü,
birazdan uzun bir tırmanış bekliyor sizi. Kendine güvenenler araba
yolundan vazgeçip, yeşil bir yol tutturabilir yukarıya doğru. Bu da
demektir ki, yarım saat tırmanılacak! Bunu göze alamayanlar için
arabanız biraz daha yukarılara götürecektir sizi. Nihayete gelindiğinde
yaklaşık 10 dakikalık bir tırmanma daha! İşte Sümela Manastırı'nın
avlusundasınız. Derin bir nefes alın, manastırın içine ulaşmak için 70
basamaklı, dimdik ve dar bir merdiven bekliyor sizi!..
Değer, her şeye değer...
Onca yorgunluk, onca ter; gördüğünüz manzara karşısında gerçekten tüm
yorgunluğunuza değer!.. İnsanoğlunun gücünün, emeğinin, inancının
binlerce yıllık öyküsü duruyor karşınızda. Önce suskun bir bakış,
ardından hayranlık nidaları. Şaşırıyor, biraz da eziliyorsunuz. İnsan
azmi, tarihin gerçeği, inancın gücü...
Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte; Ana Kaya Kilisesi, şapeller,
mutfak, misafirhane, kütüphane, kutsal ayazma ve 72 oda yer alıyor.
Hiçbirini karşıdan görmek imkansız. Karşı tepelerden görülebilen
yalnızca “O” fotoğraf, o bildik dış cephe...
Manastıra su getirdiği bilinen, yamaca yaslanmış çok gözlü büyük su
kemerinin bugün büyük bölümü yıkık. Sizi manastırın ana girişine
ulaştıran uzun merdivenin yanında muhafız odası yer alıyor. Buraya
bağlanan daha kısa bir merdivenle iç avluya iniliyor.
Sol tarafta kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli yapılar
var, sağda ise kütüphane. Manastır yamacının ön cephesinde keşiş odaları
ve misafir odaları bulunuyor. Kiliseyle yanındaki şapelin duvarları
fresklerle süslü. Kaya kilisesindeki freskler 14. yüzyıla, şapeldekiler
ise 18. yüzyıla tarihleniyor. Duvarlardaki kat kat freskler üç ayrı
dönemi işaret etse de, vahşi eller tarafından çizilerek tahrip edilmiş
olsa da, gözleriniz her birinin üzerinde hayranlıkla dolaşıyor.
İncil'den alınmış sahneler, Meryem Ana ile Hazreti İsa'nın yaşamından
kesitler sunan freskler, renkleri ve üsluplarıyla göz kamaştırıyor.
Sümela “siyah” anlamına geliyor
Karadağ'ın eteklerinde kurulu ve bir diğer deyişle, “Meryem Ana
Manastırı” olarak da anılan Sümela, adını “melas” sözcüğünden alıyor.
“Siyah” anlamına gelen bu sözcük; kimi kaynaklara göre yaslandığı dağın
ismine, kimi kaynaklara göre ise Meryem Ana freskindeki siyah renge
bağlanıyor.
Tarihin yolculuğunda Sümela...
İlk manastırı kuran iki keşişin ölümünden sonra, “kutsal yer” ilan
edilen yapı, 6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından onarılıyor ve
genişletiliyor. 13. yüzyıldan beri bugünkü durumunu koruduğu bilinen
Sümela, 1204 tarihinde kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği'nden III.
Alexios zamanında çok önemseniyor ve yeni onarımlar geçiriyor. Doğu
Karadeniz'in Osmanlı topraklarına katılmasıyla padişahlar tarafından tüm
hakları korunuyor ve pek çok imtiyaz tanınıyor. 18. yüzyılda birçok
bölümü yenilenen manastır, 19. yüzyılda büyük binaların eklenmesiyle en
muhteşem görünümüne kavuşarak altın çağını yaşıyor. 1916-1918 yılları
arasında Trabzon'u işgal eden Ruslar manastıra el koyuyor. 1923 yılında
ise tamamen boşaltılıyor.
12 Kasım 2009 Perşembe
Konya
İhtisap Ağalığı ( Çarşı Ağalığı)
Konya’da ilk mahalli teşkilatın 1830 yılında Çarşı Ağalığı (İhtisap Ağalığı) adı altında kurulduğu belirtilmektedir. Bu teşkilatın 1876 yılında belediye teşkilatı haline dönüştürülmesiyle Konya İlk belediyesine sahip olmuştur.
Konya Belediyesi’nin kuruluş tarihiyle ilgili olarak bazı kaynaklarda 1868 yılı verilmektedir.Belediye Başkanı olarak Muhasebeci Rahmi Bey’in adı geçmekte olup görevden ayrılış tarihi 1869’dur. 1869 -1876 yılları arasında herhangi bir belediye başkanı kaynakta belirtilmediğinden, Belediye’nin kuruluş tarihini 1876 olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.
Seyyahlar 1800 ve daha sonraki yıllarda Konya nüfusunu 15.000 - 20.000 arasında göstermiştir. 1853 yılında Konya’ya gelmiş olan Jeolog P.D. Techihatchef şehrin nüfusunun 22.500, 1890 yılında ise Seyyah M.Gine 44.000 olduğunu yazmaktadır.
1868 yılı salnamesi Konya nüfusunu 16.732 Sille ve Hatunsaray ile birlikte 17.649 olarak göstermektedir. 1884 salnamesine göre nüfus 40.795’tir. 1894 salnamesine göre ise, 9.265 hanede 42.318 Müslüman, 1566 Ermeni, 899 Rum olmak üzere toplam 44.762’dir
Seyyahnamelerin ve salnamelerin verdiği rakamlar Konya nüfusunun uzun yıllar 20.000 – 40.000 arasında olduğunu, fazla bir değişiklik göstermediğini, şehrin çeşitli nedenlerle gelişemediğini belirtmektedir.
1923 yılında Belediye’nin bütçesi, 64.000 TL’dir. Belediye hizmet sahası 110 km² ‘dir. Şehirde elektrik yoktur ve içme suyu, Su Komisyonu tarafından işletilmektedir. Bu yıllarda belediye su dağıtım işleriyle ilgilenmemektedir.İçme suyu kaynağı olarak o yıllarda Çayırbağı
kaynağı kullanılmaktaydı.
1923 yılında Belediye Teşkilatı ve personel durumu
Meclis üyesi :12 Kişi
İdari İşler :1 Muhasebeci, 2 Katip
Fen İşleri :1 Fen Memuru
Sağlık İşleri :1 Doktor, 1 Aşı Memuru, 1 Ebe
Temizlik İşleri :1 Memur, 10 Hademe, 1 Bekçi, 1 Ahırcı
Zabıta İşleri: :1 Müfettiş, 1 Müfettiş Muavini, 9 Kolcu ( Zabıta Memuru )
1924 yılında şehre Mukbil ve Beypınarı içme suları getirilmiştir. 1926 yılında Konya Belediyesi, 831 sayılı kanun gereği şehrin su tesisatını devralmıştır. Yine 1926 yılında Atatürk Anıtı dikilmiştir. 1924 – 1925 yıllarında Belediye itfaiye teşkilatı kurulmuştur. 1929 yılında ise Dere Hidroelektrik Santralı inşa edilmiş ve genel aydınlatma yapılmıştır.
Belediye, 1931 yılında 16200 hektarlık sahada 47.826 kişiye hizmet vermekteydi. Şehirde 123 mahalle vardı. Belediye Meclisi 30 kişi, hizmet sahası 110 km²idi. 1942’de şehrin ilk planı yapıldı. 1937’de İtfaiye Teşkilatı motorlu araçlarla kısmen teçhiz edilmiştir.
Yine bu devirde Belediye Mezbahası inşa edilmiş, Dutlu içme suyu 01.06.1937 tarihinde şehir şebekesine bağlanmıştır. Ayrıca büz fabrikası yapılmıştır.
Meram Yeni Yol Alt Geçidi
1945 yılında mahalle muhtarlıkları ihdas olunarak mahalle mümessillikleri kaldırılmış ve mahalle işleri Belediye’den alınmıştır. 1946 yılında 4 otobüs ile İstasyon ve Meram semtlerine şehir içi yolcu nakline başlanmıştır.1946’da Konya Elektrik A.Ş. tasfiye edilerek Konya Belediyesi tarafından katma bütçeli Elektrik, Su, Otobüs, (ESO) İşletmeleri kurulmuştur. 1926’dan 1946’ya kadar Konya Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü’nce yürütülen şehir içme suyu işleri 1946 yılında ESO ’ya devredilmiş, 1949 yılında Eski Meram Yolu’nda dizel elektrik santralı inşa edilerek işletmeye açılmıştır.
1950 yılında asfalt inşaatı başlamış, ilk asfalt yol Meram yolu olmuştur.1952 yılında şehirdeki asfalt yol 28.000 m²’dir.
Konya Belediyesi’nin 1953-1962 yılları arasındaki on yıllık bütçesinin toplamı yaklaşık 55 Milyon TL. ve on yıllık yatırımın bütçeye oranı %52’dir. Belediye hizmet alanı 162 km² dir. 1962 yılı sonunda şehir kanalizasyon şebekesinin uzunluğu 16.308 metreye, asfalt yol miktarı 426.403 m²’ye ulaşmıştır.
Şehir içinde sondaj kuyuları açılarak içme suyu şebekesine ilave edilmiştir. 1953 yılında Göksu Hidroelektrik santralı, ihale edilmiş ve 14.01.1959 tarihinde birinci kısmı işletmeye açılmıştır.
1958 yılında Alaaddin tepesi üzerine inşa edilen Torance gazinosu 70 ‘li yıllarda tadilat görerek Nikah ve Düğün Salonuna dönüştürüldü.1989 yılında Alaaddin ***kubat salonu adıyla Konferans, Toplantı, Düğün ve Nişan programlarına tahsis edildi. İkinci geniş kapsamlı tamir ve tadilatını ise 2001 ve 2002 yıllarında gören salon hizmete devam etmektedir.
Meram Yeni Yol altgeçidi, Devlet Demir Yolları ile ortaklaşa bir projeyle, 1960 yılında trafiğe açılmıştır.
10.05.1966 tarihinde yeni şehir imar planı yaptırılmış, bu devrede şehrin çeşitli yerlerine sondaj kuyuları açılarak içme suyu şebekesine dahil edilmiştir. 1965 yılında asfalt şantiye tesisleri kurulmuştur.
1963 yılında İmar Müdürlüğü, 1967 yılında Armoni Mızıkası, 1970 yılında Otogar Müdürlüğü ve Fuar Müdürlüğü, 1971 yılında ise Bahçeler Müdürlüğü Belediye bünyesine katılmıştır. 1970 yılında Yeni otogar hizmete açılmıştır. 1972 yılında Göksu Hidroelektrik Santrali, Türkiye Elektrik Kurumu’na devredilmiştir.
Konya Milli Fuarı Açılıyor
1968 yılında bugünkü Konya Milli Fuarı’nın nüvesini teşkil etmek üzere Kültürpark olarak temeli atılıp inşaatına başlanan Fuar alanı, 1970 yılında tamamlanarak yeni ilavelerle 30 Ağustos 1970 tarihinde 1. Konya Milli Fuarı olarak hizmete açılmıştır. İlkin 45.000 m² lik Fuar alanı, gördüğü rağbet ve halkın büyük ilgisinden dolayı 100.000 m² ‘ye çıkarılmıştır.
Önceki dönem ile birlikte bu yıllar altyapı yatırımlarına ağırlık verildiği, Gecekondu Önleme Bölgeleri’nin oluşturulmaya başlandığı ve şehrin gelişiminin batıya doğru kayışının hızlandığı yıllardır.
1973 yılında Koyunoğlu Müzesi, Belediye’ye devredilmiştir. Adnan Menderes Toptan Sebze Hali ise Yeni Otogar’ın kuzeyinde, 1977 yılında bitirilerek eski hal denilen şimdiki matbaacılar ve balıkçıların bulunduğu yerden taşınmıştır.Yine aynı yılda Konestaş Ekmek Fabrikası açılmıştır. Konya Kamyon Garajı da (Karatay Sanayi güneyinde) 1978’de hizmete girmiştir.
Elektrik İdaresi ESO’dan Ayrılıyor
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 25 Eylül 1980 tarihinde kabul edilen 2303 sayılı kanunla bütün belediye meclislerinin feshedilmesi ve belediye başkanlarının da görevinden alınması üzerine Konya Valisi, Belediye Başkanlığı görevini de yürütmeye başlamıştır.
Milli Güvenlik Konsey’inin 34 numaralı kararı ile “ülkemizde hızlı nüfus artışı ve köyden kente göçün sonucu olarak büyük kentlerimizin yakınlarda teşekkül etmiş olan belediyelerin; aydınlatma, su, kanalizasyon ve ulaştırma gibi hizmetlerini yeterli bir şekilde halkımıza götürmediği ve kontrolün aksamasına neden olduğu” gerekçesiyle bu durumdaki belediyelerin Sıkıyönetim Komutanlıkları’nın emirleri ile belediyelere bağlanmaları öngörülmüştür. Bu şekilde 2. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 25 nolu bildirisi ile uygun bulması sonucu Konya Belediyesi çevresinde bulunan Dere, Sille, Hocacihan belediyeleri ile Kayacık, Tatlıcak, Saraçoğlu, Taşrakaraaslan, Elmacı, Yaylapınar, Hasanköy, Karahüyük, Yeni Kozağaç, Beybes, Hatıp, Köyceğiz, Yazır köyleri Konya Belediyesi’ne bağlanmıştır. Bu yerlerden Dere ve Sille Belediyeleri, Konya Belediyesi’nin Şube Müdürlüğü, diğerleri ise mahallesi haline getirilmiştir.
Bu ilhaklarla Belediye hizmet alanı 38 bin 700 hektardan 77 bin 600 hektara (mücavir alanla birlikte 128 bin 600 hektar) çıkmış; merkez nüfus 329 bin 139’dan 353.300 ‘e yükselmiştir.
Milli Güvenlik Konseyi’nin 34 numaralı kararı daha sonra 08.12.1981 gün ve 2561 sayılı “Büyükşehirlerin Yakın Çevresindeki Yerleşim Ana Belediyelere Bağlanmaları Hakkındaki Kanun” ile kesinleşmiştir.
Bu dönemde, 11 Eylül 1982 tarih ve 2705 sayılı yasa gereğince ESO İşletmeleri Müessesesi’nin Elektrik bölümü ile Dere Hidroelektrik santrali 1 Kasım 1982 tarihinde güç kaybı bulunmayan ve 2000 yılına göre hazırlanan elektrik projesinin %90 gerçekleştirilmiş bir elektrik şebekesi olarak TEK’e devredilmiştir.
1973 yılında devralınan Koyunoğlu Müze ve Kütüphanesi 1984 yılında yeni binasında hizmete açılmıştır.
Mayıs 1986’da Siemens Ağ firmasına, Konya Raylı Sistem Proje’sinin yurtdışı malzeme ve mühendislik hizmetleri işi ihale edilmiştir.Aynı yıl Belediye Sarayı(hizmet binası) hizmete girmiş, halen burada hizmetini sürdürmektedir.
Konya Belediyesi, 20.06.1987 tarihinde kabul edilen; 27.06.1987 gün ve 19500sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 3399 sayılı kanunla “Büyükşehir Belediyesi” haline dönüştürülmüştür.
Kabataş Caddesi ( Denktaş cd.) alt geçidi ile Meram Eski Yol caddesi üst geçidi de 1988 yılında trafiğe açılmıştır.
Büyükşehir Belediyesine Geçiş
1989 yılı Mart ayında yapılan mahalli ( yerel) seçimlere Konya Büyükşehir ve üç merkez ilçe (Meram-Selçuklu-Karatay) olarak girilmiş ve artık Konya biri Büyükşehir olmak üzere dört belediye başkanıyla idare edilmeye başlamıştır.
13 Temmuz 1987’de temeli atılan Hafif Raylı Sistem, Eylül 1992’de hizmete girmiştir. 28.09.1989 tarihinde Konya Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuş ve BESO son bulmuştur.BESO’nun su ile ilgili görevleri ve Fen Müdürlüğü tarafından yürütülen kanalizasyon işleri, KOSKİ’ye geçmiştir.BESO’ya ait otobüs işletmesi, Otobüs İşletmeleri Genel Müdürlüğü adı altında faaliyetlerine devam ettikten sonra Eylül 1992’de Hafif Raylı Sistem’in de devreye girmesiyle Toplu Ulaşım İşletmesi adını almıştır.
1993 yılında Konya Büyükşehir Belediyesi, Japonya’da dünyanın en başarılı on belediyesinden birisi olarak adını dünyaya duyurmuştur.
16.11.1988’de ihale edilen Konya İçme Suyu Arıtma Tesisi 10.04.1995’te hizmete girmiştir.
29 Temmuz 1995’te Selçuklu Belediyesi sınırları dahilinde (İstanbul yoluna) Şehirlerarası Otobüs Terminali’nin temeli atılmış, 2000 yılında da hizmete açılmıştır.
5 Aralık 1990’da hizmete giren Uygun Satış mağazaları, USAM, alanında yapmış olduğu öncülüğü tamamlaması ve Konya’da marketçiliğin yayılması nedeniyle 28 Kasım 1995’te özelleştirilmiştir.
21 Aralık 1995’te Raylı Sistem’in 2.kısmı (Cumhuriyet Mah. Kampus arası) hizmete açılmıştır.
Trafik sorununa kalıcı ve sağlıklı çözümler üretmek amacıyla inşa edilen İhsaniye Alt Geçiti ve Sanayi Köprülü Kavşağı Kasım 1997’de hizmete açılmıştır.
Kültür Sanatta Önemli Hizmetler
Doksanlı yıllarda kültür hizmetlerine de önem verilmeye başlanmıştır.
Kukla, Ortaoyunu ile öz kültürümüzü yansıtmak ve dünü bugünde yaşatmak için 22 Kasım 1996’da Kukla Tiyatrosu kurulmuştur.
Hat, Ebru, Tezhib ve Osmanlı Türkçe’si gibi derslerin verildiği Destegül Güzel Sanatlar mektebi de 12 Nisan 1997 tarihinden başlayarak eğitimini sürdürmektedir.
Büyükşehir Belediye’si, yapmış olduğu başarılı kitap yayıncılığı ile de takdir toplayarak 1997 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nce “Kamu Kurum Yayıncılığı” dalında birincilik ödülünü almıştır.
Türk Tasavvuf Musikisini geliştirmek ve bu alanda eğitim vermek üzere 16.07.1997 tarihinde Türk Tasavvuf Musiki Korosu ve sema grubu kurulmuştur.
Ayrıca her yıl; Mevlana’yı anma programları, Altınbaşak Kültür-Sanat Etkinlikleri, Ramazan Etkinlikleri, Aşıklar Bayramı, Çocuk Şenlikleri, Sempozyum, Kongre ve panallerle dolu olarak yılda yüz günü aşan bir faaliyet programı uygulanmaya devam etmektedir.
27 Kasım 2007 Salı
Likya'nin Kaya Mezarlari - Lykia

LIKYA'NIN KAYA MEZARLARI
Cenaze törenlerinin en eskisinin günümüzden yaklaşık 150.000-60.000 yıl öncesine uzanan dönemde yaşamış Neandertal insan tipine ait olduğu saptanmıştır. Aletleri kullanmayı ve ateşi kontrol etmeyi öğrenen Neandertal insanının, ölülerini gömmeye başladığı, 1960'larda Kuzey Irak'ın Zagros Dağlarında yapılan bir kazı ile kanıtlanmıştır. Kazı sonucu, ölünün bedeninin toprak boyalarla boyandığı, etrafına yüzlerce çiçeğin bırakılmış olduğu, toprak analizleri ile tespit edilmiştir. Bu keşif, insanoğlunun bilinen en eski cenaze törenini ortaya çıkarmıştır.
Ölümden sonra tekrar hayata dönme düşüncesi her toplum için geçerli olmuş, ölümsüzlük üstüne düşünceler, giderek daha da gelişmiş, törenler farklılaşmış, insanların hayattan ayrıldıklarında sonsuz uykuya yatacakları mekanların düzenlenmesi kaygısı başlamıştır.
Ölen kişinin mezarına, öbür dünyada kullanması için eşyalar, kıymetli armağanlar bırakılmıştır. Mezar mimarileri de, kişilerin yaşamlarındaki standarda göre farklılaşmış, mezar yapılarının sade veya son derece ihtişamlı görüntüleri ortaya çıkmıştır. Hayattan ayrılan kişinin ekonomik ya da siyasi gücüne göre hazırlanan mezar yapılarının en etkileyici örnekleri Mısır'daki piramitlerdir.
Ölüyü, eve benzer bir mimari yapı içinde gömme adeti, Anadolu'da MÖ 3. binde başlamış, Roma İmparatorluk devrinin sonlarına kadar da kesintisiz sürmüştür. Küp ve oda şekilli mezarlar, lahitler, tümülüsler, anıt ve kaya mezarları, Anadolu'daki farklı uygarlıkların kültürlerini sergileyen en güzel örneklerdir.
Anadolu mezar geleneği içerisinde kaya mezarları ayrı bir özellik sergiler. MÖ 1. binde hüküm sürmüş Anadolu uygarlıklarına ait kaya mezarları, oldukça yaygındır. Antik Çağda Karia ile Pamphylia olarak anılan bölgenin arasında yer alan Lykia'da (günümüzde Antalya ile Dalaman Çayı arasında kalan bölge), Anadolu kaya mezarlarının en etkileyicileri bulunmaktadır. Anadolu'nun en güzel coğrafyalarından biri olan bu bölgenin kaya mezarları, doğayla eşsiz bir uyum içindedir. Lykia'yı ünlü kılan da budur.
İlk kez 18. yüzyılın sonuna doğru bölgeye gelen gezgin ve araştırmacılar tarafından farkedilen Lykia mezar anıtları, çeşitli yayınlarla dış dünyaya tanıtılmış, o tarihlerden itibaren yerli ve yabancı bilim dünyasının dikkatini çekmiş ve bir çok çalışmaya konu olmuşlardır.
Bıraktıkları anıtsal kalıntılardan, dağlık ülkelerinde, dışarıya kapalı bir hayat sürdürdükleri ve özgürlüklerine düşkün oldukları anlaşılan Lykialılar, Anadolu'daki çeşitli milletler arasında daima farklı bir yer tutmuşlardır. Yerel dilleri halen çözülemeyen Lykialılar, yabancıların hakimiyetine uzun süre karşı koymuş ve Anadolu'da Roma'ya dahil olan en son eyalet olmuştur.
Lykia halkı, bölgenin son derece dağlık ve ormanlık oluşu nedeniyle belli başlı şehirlerini ya kıyıya ya da Ksantos vadisine kurmuştur. Antik dönemdeki nüfusun tüm bölgede 200.000 kişiyi geçmediği sanılmaktadır. Bölge halkının yarattığı uygarlık izlerindeki taş işçiliğinin kalitesi dikkat çekicidir. Bu durum özellikle mezar mimarisinde kendisini göstermektedir.
Lykia'nın mezar yapılarının pek çoğu Büyük İskender (MÖ 4. yüzyıl) döneminden önceye aittir. Adeta birer tapınak görünümde olan Lykia kaya mezarları, dağların yamaçlarına, insanların kolaylıkla ulaşamayacağı noktalara oyulmuşlardır. Bölgenin jeolojik yapısının yumuşak kireçtaşından oluşması, kayaların kolaylıkla işlenebilmesine olanak vermiştir. Bu özelliğinden olsa gerek Anadolu'nun hiçbir yerinde Lykia'daki kadar yoğun kaya mezarına rastlanmaz.
Kaya mezarları genellikle İon düzeninde iki sütun, bir arşitrav ve alınlık içerir. Sütunlu bölümün arkasında kaya bloğunun oyularak derinleştirildiği iç cephe, mezar odasına girişi sağlayan anıtsal bir kapı ile içeri açılır. Mezar odasında da ölülerin yatırıldığı ve armağanların bırakıldığı taş sedirlerden oluşan sade mekanlar vardır. Sedirlerin sayısı, mezar odasının iç mekanının genişliğine göre değişmektedir.
Bazı kaya mezarlarının dış cephelerine, mezar sahibinin özelliklerini ya da dönemin önemli olaylarını anlatan kabartmalar yapılmıştır. Kabartmalarda cenaze yemeği olarak bilinen sympozyum sahneleri sıklıkla görülür.
Mezar kabartmalarında mitolojik figürler ve kahramanlar da konu alınmıştır. Anadolu efsaneleri içerisinde özgün bir yer tutan Bellerophon ve Chimaira (Bellerophon adlı kahramanın, kanatlı atı Pegasus'un yardımı ile ağzından ateşler çıkararak bölgeye korku salan üç başlı canavar Chimaria'yı öldürmesi) öyküsü, birçok Lykia kaya mezarında resmedilmiştir.
Bazen mezar yapıları o kadar sıklıkla yapılmışlardır ki uzaktan bakıldığında dağın yamacına oyulmuş binlerce kuş yuvası izlenimini vermektedir. Bazı merkezlerde 2000'in üzerinde kaya mezarı yer almıştır.
Antik çağda Lykia'da mezar kültürü dönemin zenginliğini göstermektedir. Bu zenginlik mezara bırakılan kıymetli hediyelerin çokluğu ve çeşidi açısından da kendini göstermiştir. Ancak, mezarların içindeki kıymetli hediyeler antik çağdaş itibaren soyguncuların iştahını kabartmıştır. Bu nedenle Lykia mezar yapılarının üzerinde, bir çok mezar kehaneti bulunmaktadır. Bu kehanetlerde mezarın tahrip edilmemesi ve başka amaçlarla kullanılmaması için etkili sözler bulunmakta ve mezara girecek kişinin tanrılar tarafından cezalandırılacağı anlatılmaktadır. Ne yazık ki, bu önlemler de, kaya mezarlarının soyulmasına engel olamamıştır.
* Şengül Aydıngün, sanat tarihçi.
17 Kasım 2007 Cumartesi
Didim - Aydin
Didim - Aydın
Didim Aydın'ın gözbebeği mekanlarından sadece birisidir. Ülke güzelliklerimizden sadece birisidir. Denizi muhteşemdir. Tuzlu olması yanında başka bir olumsuz özelliği yoktur. Altınkum Plajı Türkiye çapında meşhurdur.
Kuşadası ve Bodrum'a olan yakınlığı da diğer bir artısıdır. Sahip olduğu antik kentler tarihi zenginliğini ortaya sermektedir. Doğal güzelliklerinin yanında tarihi özelliği nedeniyle tercih nedenidir. Günlük turlar ile kültür turizmi mümkündür.
Didim Altınkum Plajı'nda deniz girilebilir. Didim Apollon Tapınağı, Milet, Milet Tiyatrosu, Faustina Hamamı, Serapis Tapınağı gezilebilir.
Didim - Aydın
8 Kasım 2007 Perşembe
Haci Bektas - Nevsehir
Türkiye'nin herşeyden daha önemli değerleri var. Ancak biz bunların değerlerini bilmiyoruz. Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre ve diğerleri birer hazinedir ülkemiz için..Nevşehir Hacıbektaş İlçesi
Nevşehir'e sadece 46 kilometre uzaklıkta bulunan Hacıbektaş, ilk bakışta Orta Anadolu'nun herhangi bir kasabasından farksız görünebilir ziyaretçilerine. Hele Ankara'dan yola koyulmuşsanız, Kapadokya'yı, Ihlara Vadisi'ni, yeraltı şehirlerini bir an önce görebilmenin heyecanıyla, farkında bile olmadan geçip gidebilirsiniz.
Oysa Avanos yoluna devam etmeden, hiç olmazsa bir iki saat kalıp küçük kasabanın orta yerindeki dergâh müzesini şöyle bir dolaştığınızda, İslam uygarlığı tarihinde varolmuş heterodoks inanç akımlarından biri olan Aleviliğin, en önemli merkezini görme şansını yakalayabilirsiniz.
Anadolu Alevilerinin kutsal bildiği ilçe, her yil 16-17-18 Ağustos tarihlerinde on binlerce insan tarafından ziyaret edilmektedir.
Sadece Anadolu insanı mı? Bulgaristan'dan Arnavutluk'a kadar uzanan geniş Balkan coğrafyasında yaşayan ve Hacı Bektaş Veli'ye saygıyla bağlı toplulukların da gözbebeğidir ilçe.
Bu ilgi, Hacı Bektaş Veli'nin barış ve hoşgörüyü vurgulayan evrensel öğretisinin, günümüzdeki yaygınlığını göstermektedir.
Üç gün süren törenler boyunca Bulgaristan'ın Deliorman köylülerini ya da Arnavutluk'tan gelen konukları, Isparta'dan, Tokat'tan, Tunceli'den, Mersin'den, Antalya'dan ya da Erzincan'dan gelen insanlarla yanyana görebilirsiniz.
Farklı yörelerden semah ekipleri, rengarenk kıyafetler içerisinde her biri ayrı bir kültürel zenginliğe işaret eden kutsal danslarını sergilerken, halk ozanlığı geleneğinin son temsilcileri sahneyi, modern tiyatro toplulukları ve müzik gruplarıyla paylaşır; küçük ilçe üç gün boyunca kitap ve hediyelik eşya standlarıyla tam bir festival havasına bürünür.
Hacı Bektaş Veli'nin yaşam öyküsü ile ilgili söyleyebileceklerimiz, ölümünden birkaç asır sonra bir derviş tarafından kaleme alınan Velayetname'den aktarabileceğimiz gerçeküstü söylencelerle sınırlı.
Hz. Ali'nin soyundan geldiğine inanılan Hacı Bektaş Veli'nin doğum tarihi konusunda farklı yaklaşımlar öne sürülmektedir. Kimi kaynaklar 1209, kimileri ise 1247'de doğduğunu belirtmektedir.
Velayetname'de, Ahmed Yesevi'nin halifelerinden Lokman Perende'nin öğrencisi olduğu, daha sonra Anadolu'ya geldiği anlatılır. Sulucakarahöyük'e yerleşen Hacı Bektaş Veli, insanların yüreğine hitab eden, kavgayı değil dostluğu, alçakgönüllülüğü öğütleyen Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlar.
1 Ekim 2007 Pazartesi
Yillar itibari ile Mulki idare Taksimati
Yıllar İtibari İle Mülki İdare Taksimatı
YILI | KANUN | İL SAYISI | İLLER | İLÇE SAYISI | BUCAK SAYISI | KÖY SAYISI | |
|---|---|---|---|---|---|---|---|
| 1920 | | 71 | - | - | - | - | |
| 1924 | | 74 | Artvin , Kars, Ardahan İl haline getirildi. | - | - | - | |
| 1926 | | 63 | Üsküdar , Beyoğlu, Çatalca, Gelibolu,Ardahan, Muş, Dersim, Genç, Siverek, Ergani ve Kozan ilçeye dönüştürüldü. | 317 | 661 | - | |
| 1929 | | 63 | Bitlis İli İlçe haline, Muş İlçesi il haline getirildi. | - | - | - | |
| 1933 | | 57 | Aksaray , Cebelibereket, Artvin, Şebinkarahisar, Hakkari İlçe oldu. Mersin ve Silifke illeri birleştirilerek İçel İl�I kuruldu. | 351 | 699 | - | |
| 1936 | | 62 | Artvin , Hakkari, Bitlis, Bingöl, Tunceli İl haline getirildi. | 356 | 809 | 34067 | |
| 1939 | | 63 | Hatay İl oldu. | 364 | 817 | - | |
| 1953 | | 63 | Uşak İl oldu. Kırşehir İlçeye dönüştürüldü. | 460 | 940 | - | |
| 1954 | | 66 | Adıyaman , Sakarya, Nevşehir İlleri kuruldu. | 460 | 940 | - | |
| 1957 | | 67 | Kırşehir tekrar il oldu. | 570 | 930 | - | |
| 1989 | 3578 | 71 | Aksaray , Bayburt, Karaman, Kırıkkale il oldu. | 696 | 793 | 34996 | |
| 1990 | 1990/3647 | 73 | Batman ve Şırnak il oldu. | - | - | - | |
| 1991 | 3760 | 74 | Bartın il oldu. | 828 | 699 | 35159 | |
| 1992 | 3806 | 76 | Ardahan , Iğdır il oldu. | 839 | 697 | 35129 | |
| 1995 | KHK.550 | 79 | Yalova , Kilis, Karabük il oldu. | 847 | 690 | 35325 | |
| 1996 | 4200 | 80 | Osmaniye il oldu. | 849 | 689 | 35426 | |
| 1999 | KHK.584 | 81 | Düzce il oldu | 850 | 688 | 35145 | |
1 Eylül 2007 Cumartesi
Dunya Cografi Isimleri Standardizasyonu
Birleşmiş Milletler Coğrafi İsimlerin Standardizasyonu Uzmanlar Grubu, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyinin 1959 ve 1968 yıllarında aldığı kararla kurulmuştur.
Dünya üzerinde konuşulan diller ve ülkelerin bulunduğu coğrafi konum dikkate alınarak 22 ayrı Divizyon (bölüm) oluşturulmuştur. Türkiye, halen başkanlığını İran’ın yaptığı ve Afganistan, Azerbeycan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Pakistan, Türkmenistan ve Yugoslavya’dan oluşan “Güney-Batı Asya Divizyonu (Arapça hariç)” na, Slovenya’nın başkanlığında Arnavutluk, Bulgaristan, Hırvatistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Macaristan, Polonya, Slovakya, Makedonya Cumhuriyeti ve Yugoslavya’dan oluşan “Merkez Doğu ve Güneydoğu Avrupa Divizyonun”a ve İtalyanın başkanlığında Belçika, Kanada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Fransa, Yunanistan,Vatikan, İtalya, Lüksenburg, Moldova, Monako,Portekiz, Romanya, İspanya ve İsviçre’den oluşan “Roman - Hellen Divizyonun”a üyedir.
Birleşmiş Milletler Coğrafi İsimlerin Standardizasyonu faaliyetlerine katılımın; Ülkemizde kullanılan coğrafi isimlerin, Birleşmiş Milletler nezdinde diğer ülkelere resmi ve tarihi bir belge olarak sunulmasıyla tarih ve kültür mirasımıza sahip çıkılması ve gelecekte ülkemiz aleyhine oluşabilecek yanlı politikaların önünün kesilmesi açısından faydalı olacağından ülkemizde coğrafi isimler konusunda çalışmalar yapmak üzere Bakanlığımız Koordinatörlüğünde başlatılan Daimi Komite kurma çalışmalarına hız verilerek Dışişleri Bakanlığında ve Bakanlığımızda ilgili kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımıyla toplantılar yapılmış diğer kurum ve kuruluşların görüşleri alınmak suretiyle Bakanlığımızca hazırlanan “Coğrafi Adlar Uzmanlar Kurulu Çalışma Esas ve Usullerine İlişkin Yönerge” 15.07.2004 tarih ve 4431 sayılı Bakanlık onayıyla yürürlüğe girmiştir.
Yönergenin 4. maddesi gereği oluşturulan “Coğrafi Adlar Uzmanlar Kurulu” yapmış olduğu toplantılarda oluşturduğu çeşitli alt çalışma guruplarıyla faaliyetlerini sürdürmektedir.