mavi tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavi tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2012 Pazartesi

Akçakoca / Düzce

Bu kez istikametimiz Karadeniz kıyısında fındık diyarı Akçakoca. Denizle ormanın buluştuğu yerde doğayla başbaşa bir gün geçirmeyi planlıyoruz.


http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/i/akcakoca/05.jpg

Akçakoca, Düzce'ye bağlı tipik bir Karadeniz yöresi. Akçakoca'ya gitmenin en kısa yolu ücretli otoban üzerinden. Düzce'den otobandan saptıktan sonra sahile doğru yol alıyoruz. Yol kenarındaki fındık üretim tesisleri kısa bir süre sonra yerini sonsuz bir yeşilliğe bırakıyor. Yol keyifli ve rahat.

Akçakoca, Türkiye'nin ilk turizm beldesi aslında. Henüz güney turizminin başlamadığı yıllarda büyükşehirlerden özellikle yazları çok sayıda ziyaretçi gelirmiş. Şimdi hem denizin tadını çıkarmak hem de Bolu-Düzce civarını gezmek isteyen yerli ve yabancı turistleri ağırlıyor.

Akçakoca'da güneş denizden doğar denizden batar diyorlar. Buranın eski adı da zaten Diapolis, yani parlak şehir.

Akçakoca'nın iklimi ılıman. Karadeniz Bölgesi'nin yağmurlu havasına burada daha seyrek rastlanıyor. Denize girmek isteyenleri ise Karadeniz'in dalgaları bekliyor. Deniz sığ değil, hemen derinleşiyor, ama tertemiz.

Akçakoca'nın 30 km'lik upuzun bir sahili var. Özellikle haftasonları burası oldukça kalabalık oluyor.

Beldenin girişinde ve Ereğli yolunda çok sayıda plaj var. Tüm plajlar halka açık. Ayrıca bazı otellerin önünden de denize girilebiliyor.

Sahilde deniz ürünleri yenebilecek balık lokantaları var. Ayrıca yöresel lezzetler yaprak sarma, mancarlı pide ve Akçakoca'nın özel tatlısı melengüçeyi deneyebileceğiniz yerlerden birine de girebilirsiniz.

Akçakoca'da ayrıca fındıkla yapılabilecek her türlü yiyecek var ama yemeğin üstüne fındıklı tahin helvası en güzeli.

Sahilde teknelerin arasında biraz dolaştıktan sonra, biraz da Akçakoca'nın tepelerine doğru yol alalım diyoruz. Yukarı Mahalle, yöreye özgü yapıyı görebileceğiniz bir yer.

Akçakoca'da bazı evler Karadeniz yapı tarzına sadık kalınarak korunmuş. Çanak antenler ve beton binalar geleneksel dokuyu bozsa da çiçekli kapıların arasında bir tur atmaya değer.

Evlerin ve çiçekli bahçelerin arasında biraz dolandıktan sonra asırlık çınarların altında piknik yapanların yanına gidiyoruz.

600 yıllık çınarların yanında Evliya Cami ve eski bir hamam kalıntısı var. Zaten Akçakoca'da gittiğiniz her yerde tarihin izlerini görüyorsunuz.

Çevredeki şelale ve mağaraları görmek isteyenlerin ise yarım saatlik bir yürüyüşü göze almaları gerekiyor.

Şimdi istikametimiz Akçakoca'nın sembolü niteliğindeki Ceneviz Kalesi. Ceneviz Kalesi 1216 yılında ticaret gemilerine yol göstermek için kurulmuş. Şimdi ise sahil bölümü ile birlikte 5000 kişilik bir tesis olarak hizmet veriyor.

Akçakoca'nın Falezleri ya da diğer adıyla Beyazkayalar kaleden görülebiliyor.

Büyük dilek kuyusu ise, hemen dikkati çekiyor. Burasını aslında Kale Müdürü Alaaddin Küçük, çöp atılmasın diye dilek kuyusuna çevirmiş. Şimdi hem temiz kalıyor hem de atılan paralarla kaleye gelir sağlanmış oluyor.

Dilek kuyusunda biriken para, Ceneviz Kalesi'nin personeli arasında bölüştürülüyor. Biz de bir dilek tutup, Akçakoca otellerine doğru yolumuza devam ediyoruz.

Akçakoca'da 25'in üzerinde konaklama tesisi bulunuyor. Dört yıldızlı otellerden pansiyonlara her bütçeye göre konaklama imkanı var.

Akçakoca Otel ve Diapolis Otel'de fiyatlar iki kişi yarım pansiyon 120 -160 YTL arasında. Odalar ferah ve konforlu. Her iki otel de sahil kenarında. (Güncel fiyatlar farklı olabilir bilginize)

Otellerden tekrar kasaba merkezine doğru gidiyoruz. Akçakoca'ya gelip de dünyada pek başka bir örneği olmayan Merkez Cami'yi görmeden dönmek olmaz. Mimar Ergün Subaşı, klasik kubbe yerine sentez mimari uygulamış. Sekizgen köşelerden oluşan kubbe ve mavi dokulu minarelerle eşsiz bir cami ortaya çıkmış.

Akçakoca'dan sönerken fındık ve fındık ürünlerinden yanınızda götürebilirsiniz. Bunun için Fiskobirlik'in marketine uğramalısınız.

Mudanya Trilye

Bu seferki istikametimiz Mudanya'nın yanıbaşındaki Zeytinbağı ya da eski adı ile Trilye. Mudanya, Mütareke Binası ve eski Rum Mahallesi ile çok daha fazla bilinen bir yer, ama 10 dakika mesafedeki Trilye, tam anlamıyla korunmuş köyü, zeytinleri, tarihi yerleri ve tertemiz havası ile özellikle günübirlik geziler için bire bir.


http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/i/trilye/0.jpg

Trilye, Güney Marmara'da küçücük bir belde. İstanbul'dan araçsız gelecekler için en kolay yol Mudanya'ya kalkan deniz otobüsüne binmek. Oradan yarım saatte bir kalkan minibüslerle hemen Trilye'ye ulaşılıyor. Deniz yolunu katınca İstanbul Trilye arası 135 km.

Ama biz araçla feribota binip Yalova'ya ulaşıyoruz. İstanbul Deniz Otobüsleri'nin Yenikapı ya da Pendik'ten kalkan feribotları, hem çok rahat hem de yolu çok kısaltıyor. Fakat özellikle yaz aylarında biletleri önceden almak en iyisi.

Biz feribottan indikten sonra Gemlik yolundan devam ediyoruz. Deniz kokusu burnumuzda, zeytin ağaçları arasından Mudanya'ya varıyoruz.

Mudanya sahili denize girmek için pek uygun değil ama yöredeki turizm belgeli tek tesis Montana Otel, hem turistik amaçlı hem de iş toplantıları için gelen konukları ağırlıyor.

Mudanya'nın dar sokaklarında ve cumbalı evlerin arasında kısa bir tur attıktan sonra esas istikametimiz Trilye'ye doğru yola koyuluyoruz. Yol biraz keskin virajlı olduğu için dikkat etmek gerekiyor. Tam yemek saatinde kırmızı kiremitleri hemen göze çarpan Trilye'ye varıyoruz.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/yakinyerler/i/trilye/1.jpg

Trliye sahilinde dört tane balık lokantası ve çay bahçeleri var. Tesislerin hepsi tertemiz aile işletmeleri. Balık lokantaları, yöresel tarzda döşenmiş. Tahta masalar ve rengarenk örtüler, daha masaya oturmadan insanın içini açıyor doğrusu.

Trilye barbunya balığının ana vatanı. Mevsimine göre balık yemek en iyisi. Ama yemeklere esas lezzeti katan zeytinyağı. Bu yüzden önce o meşhur zeytinyağına geleneksel olarak kekik ve pul biber ekip odun ekmeği banılıyor. Bu, o kadar lezzetli ki, balığa yer bırakmaya dikkat etmek gerekiyor.

Sahildeki restoranlar Şekerev, Liman ve Savarona, deniz ürünleri ağırlıklı menüleri ile haftasonu köy havasını yaşayabileceğiniz yerler.

Lokantaların biraz ilerisi deniz. Aslında Trilye bir sahil kasabası ama denizin temiziliği rüzgara göre değişiyor. Kimileri denizin tadını çıkarsa da kimilerine göre Marmara Denizi'ne güven olmuyor. Fakat Trilye, dar sokakları, tarih dolu mekanları ile turistlere farklı imkanlar sunuyor.

Trilye bölgesi Sit alanı olduğu için doğallığını hiç yitirmemiş. 1920'lerdeki Trilye resimlerinde yörenin görüntüsü nasılsa şimdi de hemen hemen aynı. Tabii bakımsızlıktan eski havasını yitirmiş tarihi yerler hariç.

Son yıllarda yaşanan turist sayısındaki artış ile birlikte yöre de gelişme göstermiş. Bu yüzden özellikle haftasonları esnaf hayatından memnun. Esnaf Hatice Çelik, Mudanya'ya yanaşan vapur saatlerine göre çiğ böreklerini hazırlıyor ve çevredeki tüm yörelerden gelenleri ağırladıklarını söylüyor.

Trilye'nin ismi ile ilgili birkaç varsayım var. Rumca üç aziz anlamına geldiği ya da ismin barbunya balığı demek olan "trigliya"dan geldiği rivayetler arasında. Aslında belde Cumhuriyet döneminde Zeytinbağı adını almış, fakat hala yaygın olarak Trilye olarak biliniyor ve kullanılıyor.

Trilye'nin içinde evi olan dışardan gelmiş birkaç aile var. Yerleşik olanlarla son derece uyumlular. Trilye halkı güleryüzlü ve sıcak. Yöreye girer girmez bunu fark ediyorsunuz zaten. Bizi gezdiren Zeytinci Hasan, gururla gösteriyor, evlerinin önünde zeytin satan köylüleri. "Biz eskiden Gemlik ve İstanbul tüccarlarına satardık, şimdi sadece burada evimizin önünde satıyoruz" diyor.

Trilye halkının başlıca geçim kaynağı zeytin. Zeytin ve yan ürünlerini burada her köşeden almak mümkün. Ama açıkçası buraya henüz turistik bir yer demek güç. Köy havasını hala muhafaza ediyor.

Trilye zeytini gerçekten başka zeytinlere benzemiyor. Başka yerlerde bulmak da mümkün değil, bu yüzden köylüler daha sonra isteyenlere zeytinleri kargo ile gönderiyorlar. Orta boyda, küçük çekirdekli ve çekirdeği meyvesine yapışmayan Trilye zeytini salamura yöntemiyle 3-4 yıl saklanabiliyor. Ayrıca olgunlaşmış yeşil zeytinlerden kırma, çizme ve az tuzlu konserve zeytin üretiliyor. Yörenin zeytini yağ yapımı için de çok uygun.

Eski zamanlarında Trilye'de bağcılık da yapılırmış. Şimdi artık üzüm üretilmiyor ama başka yerlerden gelen üzümler Trilye'deki tesislerde işlenip şarap yapılıyor. Kırmızı ve beyaz şaraplar için Türkiye'nin dört bir yanından boğazkere, merlot, sultaniye ve narince gibi üzümler getiriliyor. Baküs Şarapevi'nde satılıyor. İstenirse tadım da yapılabiliyor.

Zeytinler ve şarap yapımı bir yana, Trilye'nin her yanı tarihle dolu ama bölgenin geçmişi ile ilgili kesin bilgiler yok çünkü burada hiç arkeolojik kazı yapılmamış.

Trilye ve çevresi antik çağlardan beri yerleşime açık olmuş. Bu yüzden attığınız her adımda tarihi bir eserle karşılaşıyorsunuz. Hatta bazı eserler köylülerin bahçelerinin içinde kalmış. Zeytinci Hasan'ın bahçesindeki tarihi çeşme gibi...

Tarihi kayıtlara göre Trilye'de 1908 yılında 820 hane varmış. 19. yüzyılın sonlarında ise beldede 109 Türk ve 3657 Rum'un yaşadığı kayıtlara geçmiş. Zaten köyde Rum ve Türk mimarisinin örnekleri görülebiliyor.

Fakat Trilye'de hiç Rum kalmamış. Sadece Yunanistan'da kurulan yine aynı isimli kasabada, Trilye'de oturanlar turistik amaçla beldeye sıkça geliyor. Zaten Yunanistan'daki Trilye ile Türkiye'deki, kardeş belde ilan edilmiş.

Tarih içinde Trilye ve çevresinde çok sayıda kilise, manastır ve ayazmalar inşa edilmiş. Ancak bunlardan günümüze 3 kilise ve bir manastır kalmış. Onlar da şu anda son derece bakımsız durumda.

Osmanlılarca camiye dönüştürülen ve Fatih Cami adını alan Büyük Kilise, ev olarak kullanılan Yuannes Kilisesi, Türklerin yaptırmış olduğu hamam Trilye'de görülmesi gereken tarihi yerler.

Tarihi eser niteliğindeki Yuannes Kilisesi'nin mesken olarak kullanılması insanı şaşırtmıyor değil. Resimli Kilise'nin 3. yüzyıldan kalma olduğu rivayet ediliyor. Duvarlarına kazınmış isimlere ise hayret etmemek elde değil.

1909'da Papaz Okulu olarak inşa edilen ve 1980'li yıllara kadar okul olarak hizmet veren Taş Mektep ise görkemli bir bina, ancak o da çok bakımsız durumda.

Taş Mektep'in yanından taş evlerin arasından yukarıya doğru çıkıyoruz ve Trilye'nin balkonu tabir edilen yerde bir mola veriyoruz. Buranın her daim estiği söyleniyor. Biz de bu sıcakta doğal klimadan biraz yararlanıp Tarihi Çamlı Kahve'ye çıkacağız.

Trilye'ye gelip de Çamlı Kahve'ye uğramadan dönmeyin. Burada asırlık çınarların altında, denize ve zeytin bahçelerine bakarak çay içebilirsiniz.

Çamlı Kahve bu sene hizmete girmiş. Daha önce kullanılamaz durumda olan bu alan şimdi pırıl pırıl bir çay bahçesi. Püfür püfür esiyor ve manzara şahane. Tam bir tepe olduğu için çevredeki yöreler kuşbakışı görülebiliyor. Bir tek kahvenin karşısında önce otel olarak inşa edilen ama şimdi site olarak kullanılan bina göz zevkini bozuyor. Bu yapı bölgenin dokusuna hiç uymuyor doğrusu.

Trilye'de tarihle ve doğayla içiçe bir gün geçirdikten sonra şehre doğru yola koyulabilirsiniz. Konaklamak isteyenlerin ise restore edilmiş iki pansiyondan birini ya da Trilye Otel'i tercih etmesi gerekiyor.

Otel Trilye'nin odaları sokağa bakıyor ama temiz ve bakımlı. Pansiyonlar ise çok kısıtlı sayıda odası olmasına rağmen, hem konforlu hem de geleneksel yapıyı bozmadan inşa edilmiş. Özenle dikilmiş perdeler ve yatak örtüleri bile yöresel dokuyu yansıtıyor ve tamamen şehirden uzak olduğunuzu size sonuna kadar hissettiriyor.

Tertemiz havası ve zeytinleri ile ünlü Trilye'de yavaş yavaş akşam oluyor. Biz de Yalova'dan feribotla şehre dönmek üzere yola koyuluyoruz.

16 Aralık 2010 Perşembe

Assos Behramkale - Çanakkale

Bugün Kuzey Ege'nin gözde tatil mekanlarından birine Assos'a geldik. Kuruluşu milattan öncelere dayanan yöre, doğayla, denizle ve tarihle içiçe bir tatil için ideal görünüyor.



Kuzey Ege'de, her mevsim tatil yapmak isteyenlere uygun yerler var. Bunların başında Assos, ya da diğer adı ile Behramkale geliyor. Assos aslında küçücük bir köy fakat yörede en çok bilinen yer olduğu için, zaman zaman tüm bölge bu isimle adlandırılıyor. Oysa Assos'un yanında da farklı özelliklere sahip birçok koy ve yöre var.

Assos, İstanbul'a 380, İzmir'e 290 km uzaklıkta. İstanbul'dan gelirken Yenikapı - Bandırma feribotunu kullanmak en iyisi. Fakat Bandırma Balıkesir yolunda yapılan çalışma nedeni ile oldukça yavaş gitmek gerekiyor. Bu yüzden biz Çanakkale yolunu tercih ediyoruz. Burası ayçiçeği tarlaları içinde, rahat bir yol. Biga - Çan - Bayramiç - Ezine güzergahıyla Edremit Körfezi'ne varıyoruz. Assos yolu çok virajlı. Araç kullananların çok dikkatli olması gerekiyor.

Assos ya da Behramkale, aslında çok küçük bir yer. Denize girmek ve gezmek için çevredeki koylara gidiliyor. Doğası hiç bozulmamış Sivrice Koyu bunlardan biri. Burası aynı zamanda Midilli Adası'na en yakın nokta. Balıkçı kahvesi ve küçük fakat temiz lokantası ile huzur arayanların yeri. Zaten çoğunlukla kültür sanat ile haşır neşir olanların, yazarların, sanatçıların geldiği bir yöre.

Assos Sivrice'deki tesisler ticari olmaktan oldukça uzak. Burası köy havasını koruyabilmiş az yerden biri.

8-10 tane tahta masası ile "Sarmaşık Gülleri Restoran" bölgenin ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Yapaylıktan çok uzak, sakin ve huzurlu...

Balıkçı restoranının sahibi çaya hiç para almadıklarını az çeşitte ama temiz, güzel ve ucuz yemek verdiklerini söylüyor.

Assos'ta farklı bütçelere hitap eden çeşitli konaklama imkanları var. Bizim ilk durağımız ise bölgenin en yenilerinden Sivrice'deki Kaldera Oteli.

Assos civarında tatil köylerinden pansiyonlara, butik otellerden kamp alanlarına her zevke hitap eden yer var. Yeni açılan bazı oteller sağlıklı ve doğal yaşam tarzını benimseyenlere hitap ediyor. Odalarına meşe, toprak, zeytin, su gibi isimler veren Kaldera'nın sahipleri ressam ve mimar bir çift. Kendi tasarladıkları taş otelde doğal ürünler sunuyorlar, yakın zamanda da seramik ve resim atölyeleri ile oteli aynı zamanda bir sanat merkezine dönüştürme amacındalar.

Sivirce sahilindeki Çağın Motel ise, muhtarlığın işlettiği bir tesis. İki yıl kapalı kaldıktan sonra kaymakamlığın desteği ile yeniden açılmış. Tüm geliri köye gidiyor. Yardımlarla ayakta kalmayı başarmış. Önündeki balık lokantası lezzetli yemekler sunuyor. Son derece mütevazi bir yer ama pırıl pırıl denizi ile birçok tesisten çok daha iyi. Etraf o kadar sessiz ki, otelde müzik dahi çalınmıyor.

Sivrice'nin yanındaki Sokakağzı Koyu Sivrice'ye kıyasla biraz daha kalabalık. Sahil şeridi boyunca otel, pansiyon ve restoranlar var. Bu bölgelerin denizi genelde taşlı. Bu yüzden iskeleden girmeyi tercih edenler çok.

Assos'un en gözde plajlarının bulunduğu yer ise Kadırga Koyu. Burada büyük tesislerin yanı sıra, upuzun mavi bayraklı halk plajları da sıralanıyor.

Güneş biraz etkisini yitirirken biz de sahilden Athena Tapınağı'na doğru yola koyuluyoruz. Her zaman esen bir tepede kurulmuş olmasına rağmen, akşam saatleri tapınağı gezmek için en uygun zaman.

Felsefe tarihinin ünlü filozoflarına ev sahipliği yapmış Athena Tapınağı'nın M.Ö 500 yıllarında yapıldığı söyleniyor. Kentin koruyucusu olan Tanrıça Athena'ya ithaf edilmiş olan tapınağın mimarlık tarihi açısından da önemli bir özelliği vardır. Burası Anadolu'da arkaik çağda yapılmış ve kabartmalı frizlere sahip tek örnek. Ayrıca ünlü filozof Aristoteles de üç yıl boyunca burada dersler vermiş.

Hem manzarası, hem tarihi ile Athena Tapınağı, saatler geçirilebilecek bir yer ama biz artık aşağı iniyoruz. Yolda tezgah kurmuş köylüler, elişlerini satıyor. Burası turistlerin uğrak yeri olduğu için hallerinden memnun görünüyorlar.

Assos'un içine doğru inen yol çok virajlı. Aşağı indiğinizde ise sıra sıra otel ve pansiyonlarla karşılaşıyorsunuz. Lokantalar ve eğlence yerleri otellerin hemen önünde.

Assos'ta yavaş yavaş akşam olurken limandaki lokantalar dolmaya başlıyor. Canlı müzik yapan yerlerden balıkçılara burada eğlence biraz daha devam ediyor.


17 Haziran 2010 Perşembe

Kerpe - İzmit





Bu sefer istikametimiz gizli cennet Kerpe. İstanbul'a bu kadar yakın olmasına rağmen haritalarda bile yer almayan bir bölge Kerpe. Yanıbaşındaki Kefken çok daha fazla biliniyor ama esas tesisler Kerpe'de. En büyük avantajı ise ulaşımının çok kolay olması.

Kerpe, Karadeniz'in en kuytu koylarından birine kurulu, ormanlık içinde bir belde. Buraya ulaşmanın en kolay yolu ücretli otoyol üzerinden. İzmit'i geçtikten sonra Kandıra sapağından giriliyor ve Kefken tabelaları takip ediliyor. Kerpe'ye kadar yol dümdüz ve son derece rahat. Yemyeşil köylerin arasından kıvrıla kıvrıla Kerpe'ye varıyorsunuz. İstanbul Çamlıca çıkışından yaklaşık bir buçuk saat sonra, Kerpe'nin sahilindesiniz.

Buradaki otellerde güne güzel bir köy kahvaltısı ile başlayabilir, ya da öğle yemeği için balık ziyafeti çekmeyi bekleyebilirsiniz.

Kerpe sahili sağlı sollu balık lokantaları ile dolu. Yörenin en eskisi Karagöz Restoran. Burada mevsime göre hemen her çeşit deniz balığı yenebiliyor.

Kerpeliler, özellikle mevsim balıklarıyla Eylül ayında yörenin ayrı bir güzel olduğunu söylüyor.

Kerpe sahilinde balık istemeyene gözleme, pide, etli ekmek gibi alternatifler de var. Zaten Kerpe aslında tipik bir tatil beldesi. Etraftaki yazlık ev sayısı son yıllarda iyice artmış. Ama bu yöre henüz doğallığını yitirmemiş.



Kerpe sahilinden biraz yukarı doğru gittiğinizde tam bir doğa harikası Kartalkayaları görüyorsunuz. Kayalara ulaşmak için dik ve toprak bir patika yoldan geçmek gerekse de buna kesinlikle değiyor.

Yıllar içinde denizin şekillendirdiği kayalar, Kerpe'de mutlaka görülmesi gereken bir yer. Kayalar tamamen doğal hali ile korunmuş olsa da, etrafta çöpler eksik değil. Böylesine bir güzelliğin nasıl kirletilebildiğine hayret etmeden geçmek zor.

Kerpe Karadeniz'in diğer koylarının aksine batıya bakıyor. Kuytu konumu sayesinde yıllar içinde liman ve ticaret merkezi olarak kullanılmış.

Kayaların yanından toprak yoldan gittiğinizde Miço Koyu'na varıyorsunuz. Bomboş koy, denizin içindeki kayalarla hoş bir manzara oluşturuyor.

Aslında Kerpe'nin her köşesi yürüyüş, bisiklet gibi sporlar için ya da güzel fotoğraf kareleri yakalamak için çok uygun. Kartpostal güzelliğinde görüntüler yakalamak mümkün.

Kamp yapmak isteyenler için de burada belirlenmiş alanlar var. Doğa Çadır Kampı Dinlenme ve Konaklama Tesisleri bunlardan biri. Etrafı orman olan bölgede, çadır ya da karavan kampı yapmak mümkün.



Kerpe Kefken arasındaki upuzun plaj tamamen kum. Deniz tipik Karadeniz hiç değil. Açıklara kadar sığ ve dalgasız. Bu yüzden derinde yüzmek isteyenlerin kayalıkları tercih etmesi gerekiyor.

Kerpe denizinin Karadeniz olduğuna inanmak zaman zaman güç oluyor. Çünkü çoğunlukla tertemiz, durgun ve sığ bir su. Özellikle çocuklar için ideal.

Denize Otel Kerpe'nin önündeki doğal kayalıklardan, Varuna Club'dan ya da sahil boyunca uzanan halk plajlarından girilebiliyor.

Kerpe'de konaklamak isteyenlerin başlıca seçenekleri Otel Kerpe ve Varuna Otel. Bir de tabii küçük pansiyonlar.

Otel Kerpe, yeni işletmesi ile hem bir günü Kerpe'de geçirmek isteyenlere hem de kalanlara hizmet veriyor. Gecelik ücreti oda kahvaltı kişi başı 40 YTL. Kat kat terasına yerleştirilen masalardan manzara izlemek keyifli. (güncel fiyatlar değişik olabilir)

Varuna Otel 300 kişi kapasiteli plajı ile günübirlik gelenlere de açık. Pırıl pırıl denizi ve arkasındaki ormanlara da oksijen dolu bir gün vaadediyor.

Varuna Otel'in binası Kerpe'nin eskilerinden. Kerpe'deki değişime uygun olarak, özellikle haftasonları bir Beach Club havasına bürünüyor. Günlük giriş ücreti 15 milyon.

Plajların yanından Kefken'e doğru uzanıyoruz. Burası bir balıkçı köyü. Yörenin tüm balıkları buradan geliyor. Pembekayalar ise buraya gelince mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Kefken, Kerpe'nin yanıbaşında. Balık buradan geliyor ama Kefken'de pek fazla tesis yok. Kalacak bir otel ve tek tük balıkçı lokantaları var.

Pembekayalar, Kefken'in en ilginç yeri. Biz de biraz çevreyi dolaşıp kısa bir tur attıktan sonra Kerpe'ye geri dönüyoruz ve bir alabalık restoranına uğruyoruz.

Soğukpınar Alabalık bir fındık bahçesinin içine kurulmuş. Burada bir yanda alabalık restoranlarının vazgeçilmezi hamaklarda dinlenip, mevsiminde dalından fındık yemek mümkün.

Kerpe'den dönmeden önce, bölgeye bir de tepeden Babadağı'ndan bakalım diyoruz. Burası aynı zamanda Kocaeli fatihi olan Akçakoca'nın mezarı. Aşağı baktığınızda başta Kerpe Yarımadası, tüm yöre ayağınızın altında.

Artık yavaş yavaş dönme vakti yaklaştığında, Kerpe'den ne alınır diye soruyoruz esnafa. Burada sütçülük çok gelişmiş. Özellikle Kandıra yoğurdu çok meşhur. Dönerken yanınızda yoğurt, peynir, köy yumurtası görürebilirsiniz.

Kerpe'de gün batımını izlemek çok keyifli. Biz de Otel Kerpe'nin terasından gündeşin denizin arkasında kaybolmasını izleyip şehre dönüyoruz.

4 Mart 2010 Perşembe

Side / Antalya

Side, Antalya'nın gözde mekanlarından sadece bir tanesidir ama kendine özgü güzellikleri ile görülmesi gereken yerlerin başlıcaları arasındadır. Sizleri Side'ye bekliyoruz.


http://www.sidebelediyesi.com/a/b/d/foto-galeri659.jpg

Güney Anadolu’nun Ortasında bulunan ve ve bugünkü Antalya ilinin sahil düzlüğünü kapsayan bölgeye Pamphilia bölgesi deniyordu. Side Antik Kenti Attaleia yani bugünkü Antalya kuruluncaya kadar bu bölgenin tek liman şehir idi. Fakat Side’nin en eski tarihi ile ilgili bilgiler daha aydınlatılamamış durumdadır.

Şehir, Coğrafyacı ve gezgin Strabon tarafından Batı Anadolu şehirlerinden Kyme’nin bir kolonisi olarak ta gösterilmektedir. Kuruluş tarihi kesinlikle bilinmemekle beraber ikinci kolonizasyon hareketi sırasında yani M.Ö 7. yy. da kurulduğu söylenebilir. M.Ö 6. yy da Lidya egemenliğine giren Side Lidya Krallığının yıkılmasından sonra Perslerin egemenliğine girmiştir (547). Büyük İskender’in Anadolu seferinde İskender’e direnmeden şehir Makedonya Kralının hükümdarlığını kabul etmiştir.(M.Ö 334).

İskender’in ölümünden sonra Side yavaş yavaş önemini artırmış ve Helenizm Krallıkları arasında bir kavga konusu olmuştur. M.Ö 324 den M.Ö 303 yılına kadar kent Ptolemaosların egemenliğine girmiştir. (M.Ö 301-MÖ 218) Ptolemaosların egemenliğinde çok uzun süre kalmayan Sideliler bundan sonra 30 yıl kadar sürecek olan Selevkos egemenliğine girmişleridir. (M.Ö 215-189). Şehir Apemea barışından sonra Bergama Krallığının egemenliği altına girmiştir. Bu dönemden sonra Roma egemenliğine giren Side bu dönemde en parlak dönemini yaşamıştır.

Şehrin bugünkü kalıntılarının çoğu ve Side Müzesindeki bir çok eser bu döneme tarihlenmektedir.

VESPASİAN ANITI

İki kademeli bir platformun üzerindeki podyumun taşıdığı ve Roma dönemine tarihlenen bu anıt sağda ve solda çıkıntı teşkil eden birer aedicula ve onların arasında yer alan yarım yuvarlak bir hücreden meydana gelmekte ve tüm uzunluğu 6,40 metreyi bulmaktadır.

Her aedicula,bünyesinde gövdeleri yivli olduğu anlaşılan iki Korinth Sütunu ve bunların arkasına rastlayan yine yivli Korinth başlıklı yassı payelerden oluşmaktadır.


APOLLON TAPINAĞI

Tapınak 16,37 metre genişliğe 29.50 metre uzunlukta bir dikdörtgen şeklindedir. Yapı batıdan doğuya doğru yönelmiştir. Tapınak üst tarafı yontulmuş doğal bir konglemera tabakasının üzerine oturmaktadır. Platformun kenarlarında konglemera kitlelerinin işlenmesi ile meydana getirilmiş olan kademe temelleri,tapınak krepisinin üç kademeli olduğunu göstermektedir. Bunların üzerinde oturan mermer basamaklar ise ortadan kalkmıştır.

Sütunları ve Cella duvarlarını taşıyan platformun üst kısmı yani Stylobat kare mermer levhalarla döşenmiştir. Tapınağın 5 adet sütunu Jale İnan döneminde ayağa kaldırılmıştır. Tapınağın orijinal sütunlarından elimizde iki adet fragman bulunmaktadır.

2 Şubat 2010 Salı

Fethiye / Muğla

http://www.sehirlersavasi.com/ilce-resimleri/resimler/1516168fethiye-oludeniz.jpg

Fethiye adını hep muhteşem deniziyle, dev tatil köyleriyle, harika plajları ile duyurmuştur. Ya tarihi güzelliklerine ne demeli. Onlarca yer vardır Fethiye de. ÖrneğinAmintas, Cadianda, Tlos, Kayaköy, Xantos gibi yerler bunların bir kaçıdır. Sizlere bu tarihi yerlerden biri olan Kayaköy'ü tanıtacağım.

19. yy. da Türk ve Rum nüfusu ile birlikte, yörenin en önemli yerleşim merkezlerinden biri olan Kayaköy'e iki yoldan gidilebilir. Birincisi, Fethiye kalesinin arkasından güneye doğru inen 7 km'lik orman yolu, diğeri ise Hisarönü Köyünden devam eden 1 km'lik yoldur.

Kaya Köy'e girdiğimiz zaman ilk dikkatimizi çeken şey, insanların oturmuş oldukları kaya zemin ile bütünleşmiş taş duvarlardan oluşan, çatısız evlerdir. Bir kısmı da insan eli ile tahrip edilen, sayıları dört bine yaklaşan bu evler, yıllar süren bekleyişin sessizliğini taşır gibidirler. Evleri, iki büyük kilisesi, kalıntılarını görebileceğiniz eczanesi, dükkanları, sokakları ve meydanları ile eski adı Lövissi olan Kaya Köy, şu an bomboş haliyle bir hayalet şehri andırmaktadır. Kaya Köyde evler iç içe, el ele fakat birbirinin güneşini, görünüşünü kesmeyecek şekilde yapılmıştır.

1922 yılına kadar yaklaşık 25.000 kişinin yaşadığı köy, Trakya'daki Türkler ile Anadolu'daki Rumların değişimi sırasında tamamen boşalmıştır. Köy bugün koruma altındadır. Kaya Köy'ün önündeki düzlükte ise 2000 civarında Türk köylüsü yerleşmiştir.

Kaya Köy'ü dikkatli ve düşünerek gezerseniz ilk dikkatinizi çeken şeyin o zaman ki teknolojinin ne kadar hayret verici olduğunu göreceksiniz. Çünkü Kaya Köy'deki evler inanılmaz derece sert ve dayanıklı yapılmıştır. Gerek okulu olsun, gerek kilisesi olsun hepsine ayrı bir özen gösterilmiştir. Kilisesinin önüne yukarda bir yere çıkıp bakacak olursanız tek tek taşların toplanıp da yapılması sonucu ortaya çıkan değişik bir model göreceksinizdir ki bu bayağı ilginçtir. Çünkü o kadar kaliteli yapılmış evlere ben Fethiye de veya başka bir yerde bile rastlamadım doğrusu!

Bugünde olduğu gibi, o zamanda her ustanın faklı bir ev yapış stili varmış. Kimisi evleri değişik renkte taşlar toplayarak evlerin dış yüzeyine yapıştırmış, kimisi de düz bir motif çizmiştir. Ya evlerin iç dizaynlarına ne demelisiniz ? Her şey düşünülmüş. Özellikle dikkati çeken şey bacalardır. Ama evler küçük olduğu için çoğu oda, mutfak... gibi yerlerde çok küçüktür. Örneğin mutfakları, aynı bugünkü gibi dizayn edilmiştir. Tek eksiklikleri dolapları yoktur. Belki onlarda önceden varmıştır ama çalınmışta olabilirler. Çünkü önceden Kaya Köy'ü ziyarete gelenler, Kaya Köy'deki evlerin içinde çok şeyin olduğunu daha sonra evlerin içindekilerinin yavaş yavaş çalınmaya başladığını söylüyorlar. Ve şu anda ise hiçbir şeyin kalmadığını görüyoruz. Sözde işte bu tarihi Köy korunuyormuş! (Nasıl korumaysa). Böylece tarihi değerlerimiz, bazı ilgisizler yüzünden yok oluyor, hem de gözlerimiz önünde...

Köyümüzün bir de 'Eski Çeşme' isimli bir çeşmesi var. O zamandan günümüze kadar sağ kalmayı başarmış. Çeşmeden bizzat bir avuç su içtim, gerçekten buz gibi olan su sizi bunca gezmenin ardından rahatlatıyor. Çeşmenin üzerinde değişik bir dilde yazı yazılmış ayrıca. Şahsen ben çözemedim.

Ayrıca bir başka dikkati çeke şeyde her evin yanında su sarnıçları olması. Ve bu sarnıçların içi aynı bugünkü gibi sıvalarla, hatta daha iyi ve kaliteli sıvalarla yapılmış olması ve üstlerinin, kenarlarının tek tek küçük bildiğimiz taşlarla döşenmiş olmasıdır.

Sanırım o devirde de herkes kendi bütçesine göre yaptırıyordu. Çünkü bazı evler çok küçük ve dar, bazıları ise büyük, iki katlı hatta çevresi bile duvarlı oluyor. Eeee para işte. Para var, çare var. Sanırım o büyük evler o zamanın ağalarının evi oluyormuş...

Evlerin çoğu tek odalı, mutfaklı oluyordu. Yalnız dikkatimi çeken en büyük şey tuvaletler oldu. Tuvaletler evlerin dışındaydı. Aynı bizim tuvaletler gibi ama evin dışında çok garip doğrusu, enterasan...

Kaya Köy işte yukarda anlatmaya çalıştığım şekilde olan bir köymüş. Zamanında orada yaşayanlarda varmış. Peki şimdi ne mi olmuş. Tebi ki terk edilmeye bırakılmış. Ama Kaya Köy sağlamlığı sayesinde halen ayakta, inşaallah hep böyle kalır..

Ben oraya gittiğimde ne korumaya rastladım ne de güzelcene yapılmış bir temizliğe. Çünkü Kaya Köy şu anda harap, evlerin hali perişan. İnceleme yapmak için evlerin içine girilmez halde bir görünüm var. Pislik diz boyu. Su sarnıçlarının içi bira şişeleriyle, öp artıklarıyla dolu... Bu ne biçim değer verme... Baktıkça kahroluyorum şu içler acısı köye yapılacak olan tek şey biraz temizlik ve tarihi değerlere sahip çıkma. Kim bilir neler vardı o evlerin içinde şimdi ise her şey bir hiçten ibaret. Söyleyeceğim şu ki kaybeden yine biz olacağız böyle giderse.

B. YUNUS

17 Kasım 2007 Cumartesi

Kemer - Antalya

Kemer - Antalya
Akdeniz kıyısında doğal güzellikleri ve doğası ile mükemmel bir tatil yeridir. Antalya'ya 40-4 km mesafededir. Kemer otelleri, oldukça uzun sahil şeridi, deniz, güneş ve kumun en güzeli ile tatil fırsatını Kemer'de geçirmek isteyenlere güzel bir tatil vadediyor. Kemer tatil yapmak isteyenler için hem lüks hem de daha hesaplı alternatifleri sunarak uygun bir tatil alternatifi oluşturuyor. Tekne ile deniz turları yapma ya da Toros'lara uzanan yürüyüş parkurlarına katılarak gezme imkanlarıyla diğer bazı tatil beldeleri ile arasında fark oluşturuyor Kemer. Sualtı sporları ile ilgilenenler için de Kemer pek çok doğal güzellik sunuyor. Pek çok dalış meraklısı her sene Kemer'e gidiyor ve bu sporun tadını orada çıkarıyorlar. Gece hayatı mı? E gündüzleri bu kadar güzel geçirten bir kent gecenizi ziyan edecek değil ya...


Kemer tatil cennetinde ilginizi çekebilecek başlıca eserler ya da bölgeler şunlardır: Phaselis, Olimpos, Chimera (Yanartaş), Tekirova, Beldibi, Peynirdeliği ve Sırtlanini Mağaraları, Idyros Antik Kenti, Adrasan, (Çavuşköyü).

Kemer ülkemizin gözbebekleri arasında yer almaktadır. Hiç düşünmeden gidilebilecek bir Antalya güzelliğidir. Referansı Antalya'dır :)

Kemer - Antalya

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Cesme - Izmir - izmir Cesme


Çeşme ülkemizin cennet köşelerinden birisidir. İzmir ve Türkiye'nin gözbebeğidir. Görülmesi gereken yerlerden birisi de Çeşme'dir.


ÇEŞME


Ege Bölgesinde, İzmir iline bağlı Çeşme ilçesi, 80 km. uzaklıkta Anadolu'nun batıdaki en uç noktasıdır. Yüzölçümü 2601 km2 dir. Doğu'dan Urla ilçesi, güneyden ve batıdan Ege Denizi , kuzeyden ise Karaburun ilçesi ile komşu olan Çeşme'nin; Yunanistana bağlı Sakız Adasına uzaklığı 8 mil dir. Üç tarafı denizle çevrili Urla yarıadasının batıya uzanan kısmı Çeşme yarımadası olarak anılır.


Çeşme'de dağların denize dik inmesi, görkemli doğal güzellikler yaratmıştır. Arazi genellikle taşlık ve kayalık tepelerle kaplı olup, tepelerin arasında küçük ovacıklar yer alır. Arazi çoğunlukla eğimlidir. Toprak yapısı çakıllı, kumlu, kireçlidir. Bazı bölgelerde tınlı ve kalkerli satıhlar vardır. Sayısız koyları, berrak denizi, güneşi, ince kumları, deniz içinde kaynayan kükürtlü suları, yarımadanın 29 km yi bulan kıyıları boyunca dağılmıştır.


Şifne, Küçük liman, Pırlanta, Paşa limanı, Ilıca plajı, Çiftlik, Altınkum, Çatal azmak, Sakızlı koyu, Tekke plajı, Ayayorgi ve değişk isimlerde yirmiye yakın kumsalı vardır.


Çeşme'ye Ulaşım - Nasıl Gidilir?

İzmir`e 77 Km`lik dar bir asfalt, 80 Km`lik otoyol olmak üzere iki yol`la bağlanan Çeşme`nin ulaşım merkezi İzmir`dir. Kara, Hava ve Deniz yoluyla gelen turistler önce İzmir`e Çeşme ve Ildırı`ya çalışan otobüslerle turizm mevsiminin en kalabalık günlerinde dahi ihtiyacı rahatlıkla karşılar.Kışın 07-19 arası her 45 dakikada bir, yazın 06-21.30 arası her 20 dakikada bir otobüs seferleri vardır.Alaçatı`ya uğradıktan sonra sırasıyla Ilıca ve Şifne`den geçerek Ildırı`ya giderler.Çeşme otobüsleriyle gelen yolcuların ilk durağı Alaçatı`dır. Şifne ve Ildırı istikametine gitmek üzere bu otobüslere binen yolcular burada veya ikinci durak olan Ilıcada inmelidirler.


Ilıca`dan Çeşme merkezine olan uzaklık 6 km`dir. Ilıca`dan hemen sonra (2km) Altınyunus durağı ve daha sonra da Boyalık Koyu boyunca sıralanmış Tatil Köyü ve dinlenme tesislerinin duraklarında inilebilir. Ilıcadan Çeşme`ye kadar olan sahil şeridi Türkiye'nin en temiz plajları arasındadır. Çeşme ilçe merkezi, otobüs ve minibüslerin son durağıdır.



Çiftlik, Dalyan, Alaçatı, Reisdere, Ovacık ve diğer plajlara minibüs ile belediye otobüsleri çalışmaktadır. Çeşme doğal ve coğrafi yapı gereği yaygın ve geniş yerleşim alanlarına sahiptir. Bu alanlar arasında ulaşım, sistemli bir biçimde sağlanmaktadır.

Bunun yanında Çeşme`de bulunan otobüs şirketleri sayesinde direk olarak şehirlerarası seyahat etmek de mümkündür. Turizmin yoğun olduğu yaz aylarında sabah ve akşam saatlerinde günde iki kez olmak üzere İstanbul ve Ankara`ya düzenli otobüs seferleri vardır. Bunun yanında Pamukkale Turizm otobüsleriyle Çeşme`den başlayarak İzmir, Aydın, Muğla, Bodrum, Marmaris, Kaş, Kalkan, Antalya ve Alanya`ya kadar seyahat edebilirsiniz.



Yunanistan`dan Çeşme`ye deniz yoluyla giriş yapan turistler Sakız Adası (Chios) Çeşme arasında çalışan Türk ve Yunan feribotlarıyla taşınır. Ada ile Çeşme arası bir saattir. Ayrıca Türkiye`den çıkış yapacak turistler Çeşme`den İtalya`nın Bari, Brindisi Limanlarına yolcu taşımacılığı, kış aylarında ise Trieste Limanına RO-RO seferleri mevcuttur.


Çeşme'de Gezilecek Yerler

Tarihi zenginlikleri


Çeşme kalesi : 2. Beyazıt tarafından 1508 yılında diktörtgen biçiminde yaptırılan kale, 6 kulesi ve üç yanındaki hendeklerle muhteşem bir görüntü oluşturur. İlk yapıldığı zamanlarda denize sıfır olarak inşaa edilen kale, zaman içerisinden denizin doldurulmasıyla daha içte kaldı. Tarihi kalede Uluslararası Çeşme Müzik yarışması ve 2-7 Temmuz tarihleri arasındaki Çeşme Festivali düzenlenir. Kaleyi ziyaret ettiğinizde, az önce anlattığımız büyük Türk komutanı Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa'nın yanında aslanı bulunan heykelini de göreceksiniz.

Kervansaray: 1528 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Kervansaray Çeşme'ye ayrı bir özellik katar. Tarih içinde özellikle yabancı tüccarların konaklaması için kullanılan kervansayaray günümüzde 45 odalı bir otel olarak hizmet vermekte. Kervansaray'da ayrıca gece eğlence mekanları ve alış-veriş merkezledri de bulunmakta.

Müzeler: Çeşme’nin tarihi zenginleklerini en iyi, müzelerdeki tarihi eserlerin çokluğu ve kalitesi gözler önüne sermektedir.

Çeşme Müzesi: Daha çok Erythrai, Çeşme ilçe merkezi Alaçatı ve Kalemburnu yöresinden çıkan eserlerin sergilendiği tarihi Çeşme Kalesinde bulunan Çeşme Arkeoloji Müzesinde 320 adet arkeolojik 126 adet etnografik eser ile 31 adet sikke, toplam olarak 477 adet eser teşhir edilmektedir.Müze Tel: 0.232.712 66 09Ziyaret Saatleri: 08.30-12.00/13.00-17.00
Ziyaret Günleri: Pazartesi hariç her gün.

Erytrai (Ildırı): Ildırı köyünün antik dönemdeki adı Erythrai’dir. Erythrai sözcüğünün Yunancada “kırmızı” anlamına gelen Erythros’tan türediği, kent toprağını kırmızı renginden dolayı Erythrai’nin “Kızıl Kent” anlamında kullanıldığı sanılmaktadır. Bir başka varsayıma göre ise kent adını ilk kurucu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythros’tan almıştır. Kentte ele geçen bulgular, bu yörede ilk Tunç Çağ’ından bu yana yerleşimin olduğunu göstermiştir. İkinci kolonileşme döneminde kent, Atina Kralı Kadros soyundan gelen Knopos yönetimindeydi. Başlangıçta krallık ile yönetilen kent sonraları yine kral soyundan olan ancak halkın seçtiği Basileuslar tarafından yönetildi. Ion kentlerinin aralarında kurdukları Panionion dinsel ve siyasal birliğe katıldılar. Kent Pythagoras’la birlikte kısa süreli tiranlık dönemi yaşamış, bu dönemde üreterek dışarı sattığı değirmen taşlarıyla önem kazanmıştır.Erythrai, Lidya ve daha sonra da Persler’in eline geçer. Pers boyunduruğuna karşı diğer Ion kentleri gibi ayaklanmaya katılan kente, bütün Ion kentleriyle birlikte M.Ö. 334'te İskender, bağımsızlığını kazandırır. İskender'in ölümünden sonra çıkan kargaşalar sonucu birçok el değiştiren Erythrai Pergamon (Bergama) Krallığı'nın eline geçer. M.Ö.133' te Roma İmparatorluğu içinde özgür bir kent statüsü kazanır. Bu dönemde şarabı, keçileri, değirmen taşları ve kadın kahinleri Sibyl ile Herophile ile ün kazandı. M.Ö.1 yy.da depremler, savaşlar ve Romalı komutanların yağmaları yüzünden büyük yıkıma uğrayan yöre; 16.yy.dan sonra Ilderen ve Ildırı adlarıyla anılmaya başladı.
Sportif aktiviteler

AVCILIK: Çeşme kara avcılığından hoşlanalar için de zengin bir yer. En ilginç ve heyecan verici av, kuşkusuz domuz avı. Yetkili makamlardan gerekli izinler alındıktan sonra Çeşme'de herkes domuz avına çıkabiliyor. Çeşme keklik ve tavşan bakımından da çok zengin. Bu hayvanların en çok görüldüğü mevsim Eylül-Aralık ayları arasında olup bu mevsim süresince avlanmak serbest. Avcılıkla ilgilenenleri Çeşme kışın da ağırlayabilir.


KAMP-KARAVAN: Büyük Liman ve Paşa Limanı koylarında bulunan kamp alanları keyifli ve eğlenceli kamp olanakları sunmaktadır. Ayrıca Antik Erythrai kentinin bulunduğu Ildırı yöresindeki doğal plajlar kamp alanları kullanıma son derece uygun. Her yıl yüzlerce kampçı bu bölgeleri tercih ediyor.

Çeşme’de yatçılık: Çeşme’de yatçılık son derece gelişmiş durumda. Çeşme yatçılar için adeta bir cennet.

Yat Limanı: Çeşme Yarımadası'nın güneyi Türkiye'nin belli başlı yat güzergahlarından birini oluşturuyor. Çeşme-Kuşadası güzergahı yat turizmi altyapısının en çok geliştiği alan. Ticari ve yat limanı bulunan Çeşme Limanı'nın iskelesi iki küçük tonajlı gemi yanaşabilecek kapasitede. Yat Limanı ise 150 teknenin barınabileceği büyüklükte tasarlanmış.



Alaçatı İskelesi: Alaçatı beldesinin güneyinde yan yana sıralanmış koylarla, yatçılar için bir cennet niteliğindedir. İskelede tam teşekküllü bir şekilde 80 tekne barınabilmektedir.



Çeşme-Altınyunus Yat Limanı: 70 büyük ve 40 küçük tekne bağlanabilecek kapasitede olup her türlü yat bakım hizmeti verebiliyor. Yat Limanı geceleyen ya da konaklayan yatlara su, elektrik, telefon, bakım, onarım ve kışlama hizmetlerini verebilecek durumdadır.

Dalış ve sualtının gizemli dünyası: Çeşme’de amatöründen profesyoneline kadar sualtı meraklısı için eşsiz bölgeler bulunuyor.Çeşme sualtı tutkunları için doyumsuz keyiflerin ve yeni keşiflerin yaşanacağı tarifi imkansız bir belde. Su altı dünyasına dair inanılmaz görüntülere şahit olacağınız Çeşme'de doğa son derece cömert davranmış.Fener Adası: En fazla 15-18 metreye kadar derinleşen bu ada akıntı dalışından hoşlananlar için ideal bir bölge. Şansınız varsa adanın daimi ziyaretçilerinden foklarla bile karşılaşabilirsiniz. Ada etrafında iki dalış noktası bulunuyor. Her iki dalış noktasında fazla derin olmayan dip yapısından dolayı genelde ikinci dalışlar için kullanılmakta. Derinlikleri 18 metre olan yörede yapılacak dalışlarda renkli dip yapısı sizi büyüleyecek. Her türlü sünger ve mercanın bulunduğu ada yöresinde karagöz, sarpa gibi küçük sürü balıkları da dalışta size eşlik edecek. Kimi kez fokların görüldüğü adada birkaç eski fok mağarası da bulunuyor.Yatak Adası: Derinliğin 40 metreye kadar gittiği bu ada yaklaşık 8-10 metre derinlikte yer alan muhteşem mağarası ile ünlü. Genellikle günün son dalışı için tercih ediliyor. Adanın batısında yer alan iki mağara girisi ve içindeki süngerlerin kapladığı alan ile oluşan renkli cümbüşü makro ve geniş açı fotoğraf çekenler için oldukça uygun. Geniş açı objektif ile içeriye girdikten sonra dışarıya baktığınızda karanlığın önündeki turkuaz renkli mavilikler sizi büyüleyecek.Eşek Adası: Etrafında birçok dalış noktası olmasına rağmen yarık kaya noktası adanın en güzel yeri. Derinlik 50-60 metrelere kadar inebiliyor. Özellikle üstü 20 metrelerden başlayıp dibi 40 metrelere kadar inen doğu duvarı her dalgıcın görmek isteyeceği bir yer.

Ildırı Körfezi: Geçen seneye kadar yasak bölge olan bu bölgedeki mağara resifi en güzel dalış yeri. Sığlığın batıya bakan tarafında güneyden kuzeye doğru yaklaşık hemen hemen 70 metre uzunlugunda bir duvar uzanıyor. Üst kısmı yüzeye yaklaşık 8 metre derinlikte olan bu duvarın derinliği 12 metreden 35 metre derinliğe kadar gidiyor. 21 metre civarında birbirine bağlı 3 adet mağara var ve bu mağaraların bir tanesinin sığlığın ortasında 12 metre civarına bir çıkışı bulunuyor.

Rüzgar sörfü: Alaçatı’yı gördükten sonra sörf yapmak için başka bir yerde olmak istemeyeceksiniz.Alaçatı, Avrupa'nın sörf bölgeleri arasında en ilginç ve çeşitlik sunan bölgesi. Bozulmamış örtüsü ile sörf merkezi V biçiminde berrak suyu olan bir koydadır. Çeşitli rüzgar koşulları ve ideal sörf alanı ile Avrupa'daki en önemli sörf merkezlerinden birisidir. Deniz suyunun oldukça sığ olduğu bu bölgede rüzgar da kuzeyden esiyor. Haziran ayından Eylül ayının ortalarına kadar ortalama 4-6 şiddetinde esen rüzgar, Nisan-Ekim aylarında ise %50 güney rüzgarı olarak eser ve güzel dalgalar oluşturur. Alaçatı sanki sörfçüler için yapılmış bir bölge gibi. Alaçatı'nın en güzel özelliği, rüzgarın soldan, yani meltem olarak esmesi ve şiddetli rüzgarda dahi düzenli dalgaların oluşması. Akıntının da rüzgar ile aynı yönde olması sörf yapanlara doyumsuz anlar yaşatıyor. Alaçatı ayrıca meltem rüzgarına sahip bölgeler arasında hiç şüphesiz en güvenilir olanı. Burada dört ayrı rüzgar Ege'nin içlerine uzanan Çeşme Yarımadası'nı okşar. Meltem, Lodos, Poyraz ve Gerence rüzgarlarının da yıl boyunca bölgeyi ziyaret etmesi ayrı bir güzellik.

Pırlanta Plajı’nda


Kitesurf: Çiftlikköy’de bulunan Pırlanta Plajı hiç kesilmeden kuvvetli ve sabit esen rüzgarı ve dalgalarıyla Çeşme’yi ‘’Avrupa’nın rüzgar başkenti’’ olmaya aday etmiştir.Çeşmenin en batısında bulunan Pırlanta Plajı adını pırlanta gibi parlayan kumundan almıştır. Denizin 250 metre boyunca sığ ve sadece pırıl pırıl kum olmasıyla da dünyanın dört bir yanından surfçülerin bu bölgeye gelmesini sağlamıştır.1980'lerde yüzlerce karavan plajın önünde park eder, akşamları karavanlarında konaklar ve plaj havada uçuşan kelebekleri andıran yüzlerce windsurfçünün rengarenk yelkenleriyle denizde dansına sahne olurdu.2000'lerde ise plaj, yeni milenyumun en yeni ekstrem sporu olan Kitesurf ve kitesurfculerin de yeni merkezi oldu. Rüzgar sörfüne benzer yanlarından dolayı da pekcok rüzgar sörfçüsünün başladığı bu spor ile Pırlanta Plajı bu konuda dünyanın en önemli merkezleri arasına girdi. Ayrıca kitesurf, Çeşme Turizmine 13 yabancı tur operatörü ile, nisan ayından kasım ayına kadar hizmet veriyor ve sezonunu daha da uzatmak için çalışıyor.Kitesurf, diğer birçok ekstrem sporla da birbirini tamamlıyor. Kitesurf rüzgar sörfünün yeni jenerasyonu.

Artık rüzgar sörfüne genç nesilin talebinin azalmasından dolayı yeni milenyumda bir orta yaş üstü sporu haline gelince, kitesurf tüm dünyada bir patlama yaparak, trendi en hızlı yükselen spor oldu. Ayrıca board kullanımı açısından, snowboard, skateboard, wakeboard, rollerblade yapanlar da bu spora başladılar.Pırlanta Plajı’nda bulunan surf tesisi Kitesurfbeach, Uluslararası Kitesurf organizasyonu (IKO) nun Türkiye’deki sertifika veren okulu ve sadece sertifikalı öğretmenler ile eğitim veriliyor.2005 Türkiye Kitesurf Şampiyonası, 2005 Water and Air Dünya Şampiyonası ve 2006 yılında ise Türkiye Kitesurf Freestyle ve Türkiye Windsurf Freestyle Şampiyonaları burada organize edildi.Windsurf ve Kitesurfçülere çevre otellerde konaklama, kamp ve karavan imkanı tanıyan Pırlanta Plajındaki tesislerde, ayrıca seyretmeye gelenler için de bir cafe, yüzme ve güneşlenme alanları yer alıyor.

Çeşme plajları


29 km`lik Çeşme kıyı şeridi boyunca göreceğiniz birbirinden güzel plajların her birinden ayrı bir keyif alacaksınız. Çünkü, Çeşme öyle güzel bir ev sahibidir ki; her zaman tertemiz denizi, eşine az rastlanır yumuşacık kumsalları ve bunalmadan istediğiniz bronzluğa ulaşabileceğiniz güneşiyle kucaklar sizi. Dingin bir denizde serinleyip sonra da sımsıcak kumsal da sakince güneşlenmek mi, bir yat kiralayıp adaları gezmek mi, dalış tüpünüzü takıp derinlerdeki zenginliği keşfetmek mi yoksa sörf tahtanızı alıp rüzgarla dansetmek mi istiyorsunuz?


Düşlemeniz bile yeter. Çeşme hepsini önceden düşünmüş ve her bir plajını farklı bir alternatif olarak hazırlayıp hizmetinize sunmuştur sanki. İşte en önemli plajlardan birkaçı;


ILICA: 2 Km`ye yakın uzunluktaki geniş ve beyaz kumlu plajları, nitelikli konaklama tesisleri ve termal olanaklarıyla Çeşmenin en büyük ve popüler turizm merkezi durumunda. Deniz`in içinden kaynayan sıcak termal suları, Ilıca plajını ve yöredeki diğer plajları büyük birer termal havuz haline getirir. Ilıca`daki büyük, küçük konaklama tesisleri, yoğun bir turist kapasitesinin ihtiyacını karşılayabilecek durumda. Ilıca`nın önemini arttıran en önemli husus, termal olanakları. Birçok küçük, otel ve pansiyonlarda bile kaplıca suyu bulunuyor. Çeşme plajlarının ve özellikle Ilıca plajının en önemli özelliklerinden biri de, kıyıdan denize doğru yaklaşık yüz metrelik bir şeridin insan boyunu geçmeyecek derinlikte olması. Sığ sularda, özellikle termal kaynaklarla beslenen sularda ultraviyole ışınlarının insan sağlığına çok daha fazla yararlı olduğu bilimsel bulgularla kesinleşmiş durumda. Bunların yanı sıra, bu plajlardan çocukların yararlanma olanakları, sağlık ve can güvenliği bakımından da çok elverişli.

BOYALIK KOYU: Yaklaşık 5 Km. uzunluğunda ve çok güzel plajlara sahip bir koydur. Ilıca plajının karakteristiklerini gösteren bu koy ayrıca bugün Çeşme`nin en hızlı gelişen turizm alanlarından birisi. Koyun orta kısmında yer alan Kalem Burnu'nun karayla birleştiği yerde, yapıldığı yıllarda Türkiye`nin en büyük ve en modern konaklama tesislerinden biri olan ALTINYUNUS TATİL KÖYÜ ve Marinası bulunuyor. Bu tatil köyü tüm doğal zenginliklerini sizlerin hizmetine sunuyor. Bu koyun kuzey rüzgarlarına kapalı en sakin plajı ise Sakin Deniz (Ayayorgi) plajı. Kıyısındaki restaurantları, birbirinden keyifli tesisleriyle gerçekten sakin ve dinlendirici bir köşe.

ŞİFNE-BÜYÜK LİMAN-PAŞA LİMANI: Ilıca plajı merkez olmak üzere kuzeydoğu yönünde Şifne`ye kadar uzanan kıyı bandı, güzel plajları ve kaplıcalarıyla büyüleyici bir merkez. Büyük Liman, Paşa Limanı koyları, turistik tesislerin, kamp alanlarının ve toplu yazlık konutların toplandığı bir yer konumunda. Şifne, kaplıcalarıyla ünlü bir merkez ve çok sayıda temiz ve düzenli pansiyon hizmet veriyor. Ilıca merkezine yaklaşık 5 Km. uzaklıktaki bu önemli turizm merkezine ulaşım ise Ilca'dan sağlanıyor.


ILDIRI: Antik Erythria kentinin bulunduğu Ildırı ve yöresi, doğal plajları ve kamp alanlarını bakımından kampçılar için ilginç bir yöre. Çeşme ilçe merkezine 22 km. Ilıca`ya 15 km. uzaklıktaki bu tarihi ve doğal zenginliklere sahip yöreye ulaşım Şifne`den sonra asfalt bir yolla yapılıyor.

DALYAN VE SAKIZLI KOY: Çeşme yarımadasının kuzey kıyılarında yer alan bu turistik merkezler, tipik balıkçı mahallesi, evleri, limanı, plajları ve insanlarıyla Ege yaşantısının ve doğal güzelliklerinin toplandığı bir yöre. Bu yöre, Çeşme ilçe merkezine 4 Km. uzaklıkta. Dalyan köyde çok sayıda kaliteli otel ve pansiyonlar sizleri bekliyor.

ÇİFTLİKKÖY VE PIRLANTA PLAJI: Bu plaj Çeşme'nin güney ve güneybatısında yer alıyor. Bu yörenin en önemli plajları PIRLANTA-TURSİTE ve ALTINKUM plajları. Burada da sizleri son derece kaliteli otel ve pansiyonlar bekliyor. Ayrıca burada kamp yapmak için de uygun alanlar bulunuyor.


ÇATAZMAK PLAJI: Çeşme ilçe merkezinden ulaşımın sağlandığı çatazmak Plajı da Çeşme'nin görülmeye değer plajlarından.

EŞEK ADASI: Eski adıyla "GONİ" olarak bilinen günümüzün Eşek Adası Çeşme`den yatlarla bir saat uzaklıkta, temiz koyları ve konuksever eşekleriyle günübirlik yat gezintileri için ideal bir yer. Doğal konumu itibariyle kuzey rüzgarlarına kapalı olan koylarında sualtı ve su üstü sporları yapmaya çok elverişli. Neredeyse tamamının maki ile kaplı olduğu adada eşeklerin yaşayabilmesi için rüzgarla çalışan bir tatlı su kuyusu bulunuyor. Özellikle bahar aylarında yolunuz düşerse yaban nergisleri, katır tırnakları ve kekiklerin sarhoş eden kokusuyla karşılaşırsınız. Ada tamamen turistik amaçlara hizmet etmekte ve Milli Parklar kapsamında olduğundan gece konaklaması mümkün değildir. Adanın hemen yanında bulunan Kara ada, doğal bir akvaryum görünümünde olan Mavi Koy sizi büyüleyen bir uğrak yeri olacak.

Çeşme ile ilgili daha detaylı bilgi almak için Çeşme Belediyesi Web Sayfasından yararlanabilirsiniz.


Kaynak: Çeşme Belediyesi

3 Ağustos 2007 Cuma

Bordubet - Mugla

Sizlere duyulmamış bir gizli cennet daha.. Ama bizim uğraşımız tanıtım olsa da asıl isteğimiz olan bu cennet mekanların bozulmaması. Bu temennimiz ve yaptığımız iş tam bir tezat oluşturuyor. İnsan elinin değmesi ile buraların yapısı bozuluyor. Yazıda da buna değinilmiş durumda.


Bördübet - Mugla

"Yeşilden başka renk görebilmek isterseniz derede yüzen ördeklere ve derenin karşı tarafındaki yoğun ve geniş orman alanının içine serpiştirilmiş hamak ve minderlere bakmaktan başka çareniz yok."

Hayatımın büyük bölümü yollarda ve seyahatte geçti. Önce Türkiye ve sonrasında da 50’den fazla ülke gezdim. Bu geziler sırasında edindiğim deneyimlerden biri de gidilen yerin ulaşım koşullarının, gidilen yer hakkında daha gitmeden fikir verdiğidir. Yolu düzgün bir yere gidiyorsanız karşınıza ne çıkacağını pek bilemezsiniz. Olumlu ve olumsuz anlamda.

Ama yolu henüz yapılmamış ve uzunsa iyi bir şey ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Bir yere ne kadar az insan ulaşırsa orası o kadar az bozuluyor çünkü. Bördübet’e giderken orman yolunda bunları hatırladım. Ve biraz da üzülerek yazıyorum bu nedenle.

Çünkü bizler yazdıkça daha çok insan gidiyor ve sonrasında yol onarılıyor ve asfalt da yapıldımı tamam. Artık herkes oraya sapabilir. Her geçen gün çevredeki yapılaşmanın arttığını görürsünüz. Ve galiba bizler de övgülerimizle sebep oluyoruz bu bozulmanın başlamasına. Bu nedenle baştan uyarmak isterim. Eğer doğa ile iç içe, başınızı kaldırdığınızda bile ağaçların arasından gökyüzünü zor görebileceğiniz bir yerde kuş sesleri ve cırcır böceklerini dinleyerek, doğal ürünler yiyerek tatil yapmayı sevmiyorsanız, bu güne kadar orman yolunda gitmenin bir meditasyon olabileceğini fark etmemişseniz ve denize sıfır bir oda istiyorsanız bence bu yazıyı okumayın boşuna.

Bördübet’e gitmek için; Marmaris’ten Datça yoluna girip Değirmen yanı mevkiinden orman yoluna sapacaksınız, kıvrıla kıvrıla giden bu terapi yolu ile Bördübet’e ulaşacaksınız. Yol, Marmaris’ten itibaren, toplam 30 dakika sürüyor. Burayı keşfetmek için oldukça geç kalmışız. Çünkü yıllar önce İngiliz donanması saklanmak amacıyla bu koyu seçmiş zaten. Çevredeki kuş türlerinin yoğunluğu nedeniyle buraya “Bird the bed” yani kuş yatağı adını vermişler.

KUŞ ADLARI

Otele ulaşıp da sürekli sizinle ilgilenen güleryüzlü personelden bir an önce kurtulmayı başarırsanız bu kuş yoğunluğunun hala var olduğunu fark etmeniz için profesyonel kuş gözlemcisi olmanız gerekmiyor. Dere çevresine konumlandırılmış odaların ön yüzleri dereye ve arka yüzleri havuza bakıyor. Her evin bir kuş adı var ve içinde özenle seçilmiş birbirinden güzel hayvan resimleri bulunuyor. Benimkinde leopar, aslan ve zebra resimleri vardı ve bu beni çok mutlu etmişti.

Evlerin üzerine ise çok şirin kuş evleri yerleştirilmiş. Ve gerçekten çok uğraşılarak yapılmış olmalılar ki, evlerin fotoğraflarını çekmek benim için oldukça zor oldu çünkü her tarafları ağaç olduğundan pek görünmüyorlar. Yeşilden başka renk görebilmek isterseniz derede yüzen ördeklere ve derenin karşı tarafındaki yoğun ve geniş orman alanının içine serpiştirilmiş hamak ve minderlere bakmaktan başka çareniz yok.

Ağaçların çoğu çam, günlük, palmiye, begonvil, japonica ama diğer çiçek ve bitki türlerini yazamam çünkü başka şeyleri yazacak yerim kalmaz. Otel konumu nedeniyle en sıcak havalarda bile gölge bir alan ve sıcaktan rahatsız olmak mümkün değil. Ben odamın klimasını çalıştırmaya hiç gerek duymadım.

SANDALLA ULAŞIM

Dere kıyısındaki restoranda su kaplumbağalarını ve yüzen irili ufaklı balıkları izleyerek, soğuk bir şeyler içtikten sonra hemen denize girmek ve serinlemek isterseniz dere üzerindeki küçük ağaç köprüden karşıya geçip orada bekleyen sandala binmek gerekiyor.

Devasa çam ağaçlarının arasında kıvrılan dereyi geçip birkaç dakika sonra Bördübet koyuna ulaşıyorsunuz. Bu yolculuk sırasında ister benim gibi çevredeki sazlıkların arasınada gizlenen kuşları, güneşlenmeye çıkan su kaplumbağalarını izler veya her yıl buraya birkaç kez geldiğini söyleyen Aslı hanım gibi balık tutabilirsiniz.

SICAK BUNALTMIYOR

Otele ait özel bir alanda yapılmış küçük ama şirin bir restoran ve hemen önündeki plaj, huzurlu bir tatil günü için ideal. Çevrede oradakiler dışında bir insan veya yapı görmek isterseniz hayalgücünüze başvurmalısınız. Gökova körfezinde bulunan Bördübet koyu her zaman hafif bir rüzgar aldığından ve havası da kuru olduğu için sıcak rahatsız etmiyor. Burada yüzmenin ve güneşlenmenin dışında kanoya binebilir, yelken yapabilir veya Snack bardaki nefis menünün tadına bakabilirsiniz.

Akşama doğru getirilen kek ve kurabiyeleri ise kaçırmamalısınız. Akşam saatleri gelip, otele dönme zamanı yaklaştığında isterseniz yine tekne ile veya klimalı bir araçla birkaç dakikada otele transferiniz yapılıyor. Otelden plaja gitmenin bana göre en zevkli ikinci yolu ise otelde bulunan bisikletlerden biri ile gitmek. Ne de olsa bu kadar leziz yemekleri biraz eritmek gerekiyor. Eğer kendinizi biraz daha yormak isterseniz otel ve plaj arasındaki 400 metre mesafeden oluşan yolu yine dereden ama kano ile tek başınıza yapabilirsiniz. Bazen otele erken dönmek için de bir kaç neden var. Tenis kortunda ter atabilir veya havuzdan yararlanabilirsiniz.

Golden Key Bördübet otelindeki küçük bir evi hissettiren odamda uyandığımda pencereden bakınca derede süzülen ördeklerin ve kuşların sesleri günün ilk keyfi oluyor. Ardından pırıl pırıl dere kıyısında yeşillikler içinde kahvaltı sofrasına oturuluyor.

SU KAPLUMBAĞALARIYLA KAHVALTI

Kahvaltıdan önce derede yüzen balıkları, su kaplumbağalarını ve ördekleri küçük ekmek parçalarıyla doyurmak başlı başına bir keyif. Otel personeli bitmek bilmeyen ekmek talebimi sabırla karşılıyor. Sanırım bu duruma çok alışıklar. Kahvaltıya ise artık unuttuğunuz ama hatırlamaktan keyif alacağınız bir şekilde başlayabilirsiniz. Bunun için birkaç adım mesafedeki botanik bahçesine gitmeniz gerekecek.

Oradan domates, patlıcan, biber, fasulye, nane, salatalık, roka, maydanoz ve fesleğenlerin yetiştirildiği bahçeden, kendi ellerinizle, kahvaltıda yemeği düşündüklerinizi toplayabilirsiniz.

Ya da kahvaltı büfesinde bulunan Ege yöresinin beş çeşit zeytinini, Golden Key Hisarönü otelinin bahçesinde bulunan ağaçların meyvelerinden yapılan o güzelim kokulu bergamut reçelini, köylülerin sarıkız dediği ateş çiçeğinin meyvelerinden yapılan reçeli, mersin ağaçlarından toplanmış meyvelerden yapılmış reçeli, turunç ve portakal reçelini deneyebilirsiniz. Bördübet Köyünden gelen tereyağı, yumurta ve peynir çeşitlerine bence mutlaka ilgi gösterilmeli.

BALKON SEFASI

Kahvaltının ardından otelin lobisinin balkonuna çıkmanızı öneririm. Oradaki muhteşem doğa manzarasının tadını sizin için her gün kilometrelerce öteden getirilmiş gazeteleri okuyarak bir ada çayı eşliğinde çıkarabilirsiniz.

Gün içerisinde denizde geçirdiğiniz keyifli dakikaların ardın akşam üstü duş alıp yemek öncesi orman manzarasına karşı kütük barda hafif esintinin burnunuza getirdiği akasya ve fesleğen kokularıyla keyifle içkinizi yudumlayabilirsiniz.

Akşam yemeğinde limon, muz, armut, mandalina, portakal ve zakkum ağaçlarından gelen kokularla Türk ve Akdeniz mutfağının örneklerini başarıyla hazırlanmış olarak bulacaksınız. Açık büfe olarak sunulan yemekte yerli ve yabancı geniş bir şarap menüsü de var. Haftanın belirli günlerinde çam ağaçlarının altındaki geniş bahçede yapılan barbekü ise kaçırıldığında üzülünecek cinsten. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise yer altında oluşturulmuş uzun koridoru izleyerek Mahzen bar’da müzik dinleyebilirsiniz…

Bunca ülkeyi gezdikten sonra ülkemizde böylesi bir oteli görebilmek beni çok mutlu etti. Doğayı hiç bozmadan ve korumaya yönelik bu tür otellerin de yapılabileceğini gösteren bu zihniyeti korumak ve desteklemek ise bizlerin sorumluluğu. Bu tatil biçiminin bir kültür olarak algılanması ve yaygınlaşması belki uzun bir zamana yayılabilir ama öncülerini kutlamak gerek…

Guide :

Golden Key Bördübet’e ulaşım:


Adres: Hisarönü Köyü, Bördübet Mevkii, Marmaris / Muğla
Havaalanına uzaklığı: Dalaman Havaalanına 125 km
En yakın şehir merkezi: Marmaris 30 Km. ve Datça 40 Km.
Alışveriş merkezi: Marmaris ve Datça
Transfer süresi:
Dalaman 2 saat
Marmaristen 30 Dk.
Datça'dan 45 Dk.

Transfer Ücreti:
Dalaman 90 Euro
Marmaris 40 Euro
Datça 50 Euro
Tarihi Yerlere Uzaklığı:
Kaunos/Dalyan 90 Km
Efes 280 Km
Knidos 60 Km

Otel Aktiviteleri :
Yüzme havuzu
45 kişilik restoran
Çam ağaçlarının altında barbekü
Lobby bar
45 kişilik Mahzen bar
20 kişilik Kütük bar
Plajda Ada bar
İnternet bağlantısı
Kitaplık ve çeşitli oyunlar
Kiralık araç
Çocuk bakımı
Atlı spor
Tneis kortu
Masa tenisi
Dağ bisikleti
Kano
Detaylı bilgi için :
Golden Key Bördübet tel : 0 252 436 92
http://www.goldenkeyhotels.com

Igneada - Deniz - Gol - Orman

İğneada

Karadeniz kıyısında 20 km uzaklıkta geniş bir kumsala sahip olan İğneada koruma altındaki yedi gölü, zengin doğası oksijen çadırından farksız havası ve bünyesinde sakladığı sürprizlerle yatırımcılar için çok cazip bir belde.

Denizle ormanın kucaklaştığı Batı Karadeniz incisi İğneada sınırları içinde yer alan gölleri, oksijen çadırından farksız havası, leziz balıkları ve kolay ulaşımı ile doğaseverlerin gözbebeği. 20 km. uzunlukta geniş bir kumsala sahip olan İğneada koruma altındaki yedi gölü, zengin doğası ve bünyesinde sakladığı sürprizlerle yatırımcıları kendisine çekiyor. Şimdi Karadeniz'e, yemyeşil orman denizini geçip sahile yaklaşıyoruz. Evliya Çelebi ünlü Seyahatname'sinin 501. sayfasında Fatih'in akıncılarından İne Atlı Gazi'nin fethettiği bir belde harap, yıkılmış kalesi içinde odunculukla geçinen Rumlar yaşarmış diye yazmış. Bulgaristan sınırına 12 km. uzaklıktaki Kırklareli'ne bağlı İğneada dünden bugüne hem doğasını korumuş hem de villalarla, kooperatiflere kucak açmış. Yedigöller Milli Parkı ile rekabet edecek güzellikteki bölgede Erikli-Mert-Hamam-Pedina-Saka-Sülüklü ve Ramana isimleriyle anılan yedi göl bulunuyor. Sazan, kızılkanat, kefal, levrek, ilerya gibi balık çeşitlerinin yaşadığı göller koruma altında. 20 km. uzunluğundaki kumsalda yürüyüş yapmak, sezonda denize girmek ise bir başka keyif sayılıyor.

MTA tarafından yapılan araştırmada içinde altın zerrecikleri bulunan kumsalda, ekonomik olmadığı gerekçesiyle üretimden vazgeçilmiş. Denizle orman havasını teneffüs ederek yürüyüşe çıkanlar stres atarken aynı kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da topluyorlar.

Haziran-Eylül ayları arasında çok sayıda ziyaretçinin yaz tatilini geçirdiği İğneada, kış aylarında da haftasonu kentten kaçanların huzur sığınağı olarak kabul ediliyor. Yılların değişmeyen Belediye Başkanı Hayri Savaş sahilde 35 dönüm araziyi ağaçlandırıp çevre düzenlemesi yapmış.

Pis sular oldukça gelişmiş bir kanalizasyon sistemiyle ormanın iç kesimlerine akıtılınca deniz içme suyu kadar temiz kalmış. Tipik Karadeniz sahillerinin aksine yaz aylarında sakin ve dalgasız deniz doğal liman olarak kuzey rüzgarlarına kapalı 150 metre sığ denizin yanısıra 3. ve 4. zamanın başlarında çevredeki dağlardan nehirler aracılığıyla gelen alüvyonların Rapana sırtı arası ile Limanköy Platosu'nun önündeki körfez doldurmasıyla bölge bu şekilde göller cennetine dönüşmüş. Yabani hayvanlar ve kuşlar için doğal barınak olan göllerin bir bölümü sazlıklarla kaplı. Özellikle Hamam ve Pedine gölleri Bulgaristan, Rusya, Tuna Nehri deltasından gelen kuğu, yabanördeği gibi göçmen kuşlara evsahipliği yapıyor. Bulgaristan tarafından gelen tekneleri ilk karşılayan deniz feneri, Liman Baba Türbesi'ni görebilirsiniz. Bulgar hududunu oluşturan üç metre enindeki Rezve Deresi kıyısına kurulu Beğendik Köyü, Atatürk Örnek Köyü olarak yapılmış. İğneada'ya 13 km. uzaklıktaki köy geziniz için Hudut Karakol Komutanlığı'ndan izin gerekiyor.

Sarpdere'nin buzdolabı, "Dupnisa Mağarası"

Bogaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü üyelerince mağaracılara tanıtılan Dupnisa Mağarası, içinden nehir geçen, 3 km den fazla galerisiyle görülmeye değer güzellikte el değmemiş sarkıt ve dikitleriyle turizme açılmayı bekliyor.

Kırklareli'ne bağlı Demirköy-İğneada ilçesi yolu üzerinden ayrılarak Sarpdere Köyü'nden ulaşılan Dupnisa Mağarası Yıldız Dağları Istıranca Ormanları arasında yer alıyor. Yaz mevsimi ile kış arasında büyük sıcaklık farkı olan bölge, dışa açılmamış kendi güzelliğini koruyabilmiş bakir kalan ender yörelerden biri. Anıt ağaçlarla kaplı dpyumsuz güzellikteki orman içindeki Dupnisa Mağarası, mağara turizmine olduğu kadar av turizmine de açık bir bölgede bulunuyor.

Palamut, kayın, meşe, kızılağaç, gürgen,düştübak, yabangülü, kame çiçeği, menekşe, papatya, gül ve savan çiçeği ile kaplı bölge Mayıs ve Haziran aylarında en iyi mevsimini yaşarken tavşan, sincap, tilki, porsuk, karaca, yaban keçisi, kurt, uçan kaçan hayvanları canlı zenginliğini oluşturuyor. Domuz avının yıl boyu serbest olduğu yörede Istıranca Ormanları arasından süzülüp gelen Mutlu Dere Bulgaristan sınırına devam ederek Karadeniz'e dökülüyor. Derenin Alabalık, Sazan, Bıyıklı, Sarıka balıklarını lezzetini keşfedenler serpme, olta ve kestirme gibi usullerle avlanıyorlar.

Bol oksijenli ormanda süzülmüş tertemiz havada yapılan yürüyüş ise hem iyi bir spor oluyor, hem de zindelik kazandırıyor. Yöre halkının deyimiyle Sarpdere'nin "Buzdolabı" olarak anılan mağara, bu özelliği nedeniyle yazın sıcaktan kaçanların gözde piknik alanlarının başında geliyor.

Yosunlu Vadi Piknik Alanı ve Dupnisa Mağarası

Çevredeki ağaçların gövdeleri, dalları ve kayaların çevresi zümrüt yeşili yosunlarla kaplı su, kuş ve ormanın ürpertici rüzgar uğultusu eşliğinde mağaranın bulunduğu tepeye yaklaşanlar nehir yatağına paralel ilerlerken görkemli bir kaya köprü ile karşılıyorlar. Mağara ağzındaki kemerli köprü Roma Çağı köprülerinin mimarisini anımsatsa da bu insan eli değmeden oluşan, doğanın yöreye bir armağanı. Mağara içinden gelen dere kışın ılık, yazın çok soğuk olmasına karşın paçaları sıvayıp tünelin ağzından karşı kıyıya geçince Dupnisa'daki ürpertici ve gizemli yolculuk başlıyor. Sulu mağara diye de anılan Dupnisa'nın basık yatay açık ağzından başlayan yolculuk için yanınıza güçlü fenerler almanız şart. Herhangi bir aydınlatmanın olmadığı mağarada kısa sürede galeri genişleyerek tavanı yükseliyor. Mağara girişinde, soldaki kahverengi tonlarının hakimiyetindeki kaya oluşumları ve sarkıt dikitler günümüze dek eldeğmemişliği korumuşlar.

Geniş galeri 3.5 km devam eden tünelle zifiri karanlığa doğru uzanırken çeşitli koridor ve odacıklar, oyuklar dikkat çekiyor. Mağara içi akan derenin su sesine tavandan damlayan su sesleri karışırken araştırmacı olmayanlar ürperdikleri yerlerde geri dönüyorlar. Bakir, sulak arazi yapısı nedeniyle mağara canlılarının olabileceği ihtimalini de düşünerek çizme, baret gibi tedbirler almak faydalı olabilir.

Kuru Mağara

Dehşet verici görüntülerle dolu Dupnisa Mağarası'ndan çıkıp bu heyecanı bu defa Kuru Mağara'da yaşamak isterseniz mağara ağzından yukarıya gürgen ve palamut ağaçları ile kaplı yamaçta tırmanarak yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşle Kuru Mağara'ya geliniyor. Sığınak olarak kulanılabilirliliği incelenmiş mağara ağzından çıkan ağaçların yanına 40*50 basamaklı ahşap merdivenden galeniye iniyorsunuz. Bu mağarada su yok ama karşı konulmaz güzellikler sergileyen sarkıt ve dikitler beyaz ve gri tondaki renkleri ile Pamukkale'yi anımsatıyor. Birbiri ardına dizili güzellikleri, merakınıza yenilip sizi içeri çekmeye yetiyor. Kısa yürüyüşünüz sırasında mağara ağzında Tahtalı (Güvercin) mağara içinde tavana asılı duran ve zaman zaman kuşa benzer tiz çığlıklar atan yarasa kolonisinin varlığı amatör meraklıların tedirginliğine neden oluyor. Oysa mağara derinlikleri sulu mağaraya dek uzanıyor. Yöre halkı misafirperverliği, güleryüzü ve yardımseverliği ile dikkat çekerken ziyaretçilere de rehberlik yapıyor. Özellikle haftasonları köy kahvesinde bulabileceğiniz köy gençleri Muhteşem Ok ve Serdar Oruç yöreyi iyi bilen tecrübeli rehberler. Böylesine ilginç bir turizm değerine sahip bölgede mağaranın ışıklandırılıp kır lokantaları ile turizmin hizmetine sunmak yöre halkının en büyük dilekleri. Sarpdereliler turizme çoktan hazır olduklarını saygılarıyla belli ediyorlar.

NASIL GİDİLİR?

İğneada 153 km'si otoban olmak üzere İstanbul'a 250 km uzaklıkta yer alıyor. İstanbul yönünden Edirne'ye doğru yol alan özel araçlılar Lüleburgaz ayrımında otobandan çıkarak Pınarhisar-Demirköy üzerinden Istranca ormanlarının doyumsuz manzarası arasında İğneada'ya ulaşıyorlar. Önceleri dar, inişli çıkışlı keskin virajlarla dolu olan yol, son yıllardaki çalışmalar sonucu genişletilmiş, sonu görülmeyen virajlardan kurtarılmış, araç kullanımının keyifli hale gelmesi sağlanmış. Yolculuk için otobüsü seçenler İstanbul-Esenler Otogarı'ndan Yılmaz ve Pınarhisar Turizm'e ait seferler ile 5 saatte gidebilirler. Günde 5 sefer yapılan İğneada-İstanbul arası özel araçlarla yazın yaklaşık iki buçuk sat sürüyor. Pınarhisar-Demirköy-İğneada akaryakıt alabileceğiniz istasyonlar.

NE YENİR?

İğneada, Karadeniz balıklarının en bol ve taze olarak bulunabildiği yerlerin başında geliyor. Mevsimsel değişikliklerle çeşitlenen balıklar arasında kalkan, mersin balığı, kefal Mayıs ayının en çok görülenleri. Belediye binası yanında bulunan restoranlarda ailece oturup denize karşı ızgara ve tava kefal, kırlangıç buğlama, midye tava meze ve salata çeşitlerinin yiyebilirsiniz. Ada Restoran'ın işletmecisi Mustafa Güvenkaya. Deniz Restoran da deniz ürünleri üzerine çalışıyor.

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Bodrum Bodrum - Halikarnassos - Halikarnas

Bodrum Türkiye'nin cennet köşelerinden birisi olarak çok fazla tercih edilen bir tatil mekanıdır.

Bodrum Tarihi

Halikarnassos‘ta (Bodrum‘un eski adı) M.Ö. 484 yılında doğan ve "Tarihin Babası" olarak bilinen HEREDOT‘a göre Bodrum Dor‘lar tarafından kurulmuştur. Daha sonra Karya ve Leleg‘ler bu bölgeye yerleşmişlerdir. M.Ö.650 yılında Megeralılar gelerek şehri genişletmişler adını da Halikarnassos olarak değiştirmişlerdir. Bodrum M.Ö. 386 yılında Persler‘in egemenliğine girmiştir.

Halikarnassos en parlak devrini M.Ö. 353 yılında Karya bölgesinin başkenti olunca yaşamıştır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum bu dönemde Kral Mausolos‘un anısına kızkardeşi ve aynı zamanda karısı olan Artemisia tarafından yaptırılmıştır.

Bodrum M.Ö. 192 Romalıların eline geçmiş ancak bu dönemde önemli bir gelişme göstermemiştir. M.S. 395 yılında Bizaslıların, M.S. XI yüzyılda Türklerin eline geçmiştir. I. Haçlı savaşlarında Bizanslıların, XIV. yüzyılda tekrar Türklerin eline geçmiştir. 1415 yılında Rodos Şövalyelerinin eline geçmiştir. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde tekrar Osmanlı İmparatorluğuna katılmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra adı Bodrum olarak değiştirilmiştir.

Bodrum Kalesi

Bodrum Kalesi iki liman arasında, üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir yarımada üzerine kurulmuştur. Kuzey yönünden karaya bağlıdır. Kale kareye yakın bir plan göstermektedir. 180 x 185 metre ölçülerindedir. En yüksek yeri deniz seviyesinden 47,50 metre yükseklikteki Fransız kulesidir. Bu kuleden başka İngiliz, İtalyan, Alman kuleleri ile Yılanlı kule olmak üzere dört kule daha vardır. Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri, çift beden duvarı ile takviye edilmiştir. Şövalyeler denizde güçlü bir donanmaları olduğu için, denizden yapılacak bir hücumu savuşturacaklarına inandıklarından, deniz surlarını zayıf bırakmışlar, kara tarafındaki surları kuvvetlendirmişlerdir.
İç kaleye, yedi kapı geçilerek ulaşılır. Kalenin I. kapısı kuzeybatı köşesindedir. Kapıya karakol yanından bir rampa yol ile ulaşılır. Rampa başlangıcında kapı meyilin arkasında kalmaktadır. Böylece kapı direk top atışlarından korunmuş olmaktadır. Mermer kapı lentosu üzerinde Yunanca bir yazıt bulunmaktadır. 1512-1513 yıllarında kalede komutanlık yapan Jacques Gatineau, kalede casusluk edeceklerin cezalandırılacağını ihtar etmektedir. Bu da şövalyelerin çevrede yaşayanlara güvenmediğini göstermektedir.

Kapıdan içeri girildiğinde kuzey hendeği diye adlandırdığımız bölüme ulaşılır. Kapının iç tarafında üçlü bir arma grubu yer almaktadır.

Bodrum kalesinin duvarlarında 249 arma vardır. Ayrıca 16 arma da müze bahçesinde sergilenmektedir. Bu armalar genellikle birbirlerine benzemektedir. Asılları boyalı olan bu armaların boyaları silindiği için bir kısmının kime ait olduğu bilinememektedir. Armaların üzerlerinde haçlar, düz veya yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunmaktadır. Kale burçlarında bulunan armaların bazılarında boya izleri hala görülmektedir. Fransız kulesinin kuzeydoğu üst köşesindeki bayrak üzerinde, doğu duvarı, seyirdim yolunun Fransız kulesine bakan tarafında, Sen Katerin kabartmasında renk izlerine rastlanmaktadır.

Kalenin I. kapısının iç tarafında bulunan, üçlü arma grubunun ortasındaki arma, kale komutanı Jacques Gatineau´ya aittir. Armaların altındaki Latince yazıda "İnanç, Katolik kilisesi adına burada Gatineau tarafından korunacaktır." denmektedir. Bu arma grubunun solunda, kapı lentosunun üzerindeki aslan Hellenistik Çağa aittir.

Aslı bir arma köprüsü olan tahta köprüden, eğimli taş yola ulaşılır. Hendeğin içi liman yapılmadan önce kısmen deniz suyu ile dolmaktaydı. Sağdaki moloz duvar, kale hapishane olarak kullanıldığı zaman ilave edilmiştir. Kalın duvarlı, çatısı eğimli, büyük yapı top koruganıdır. Hendeğin batıdan gelecek hücumlara karşı korunması için, üzerindeki armalardan anlaşıldığına göre 1513´te yapılmıştır. Top mazgalları, hendek ve liman yönünde görülmektedir. Limana girecek teknelerin su kesimine ateş edebilmek amacıyla deniz seviyesine yakındır.

Günümüzde kuzey hendeği Bodrum Festivali´nin yapıldığı, tiyatro oyunlarının oynandığı bir alan olarak değerlendirilmektedir. Oturma kademelerinin gerisinde, hendeğin arkasında görülen mezar Roma Devrine aittir.

II. kapı üzerinde en tepede taçlı bir kartalın bulunduğu üçlü bir arma grubu yer almaktadır. Üçlü arma grubunun solunda tek bir arma yer almaktadır. Bu kapının solunda iptal edilmiş bir kapı bulunmaktadır. Üzerinde iki arma bulunmaktadır. II. kapı geçildikten sonra küçük bir avluya varılır. Avlunun denize bakan yönünde içi dolgu olan liman kulesi bulunmaktadır. Top koruganının girişi de buradadır. Kapı lentosu üzerinde imparator Hadrianus´la ilgili Yunanca bir yazıt vardır. Top koruganı halen sanat galerisi olarak kullanılmaktadır.

III. kapı çok iyi korunmuş bir kapıdır. Duvar içerisinde aşağıdan yukarıya doğru hareketli demir levha için kapı boşluğu ve yağ delikleri vardır. III. kapı üzerinde bize göre solda iki arma bulunmaktadır. Tarikatın arması, sağda üstad-ı azam Guy de Blanchfort´un (1512-1513) arması vardır. Alttaki haçlı armanın hangi şövalyeye ait olduğu bilinmemektedir.

Bu kapıdan geçilince batı hendeğine ulaşılır. Sağda görülen beden duvarındaki yeşil taşların tümü Mausoleion´dan getirilmiştir. IV. kapının karşısındaki liman kulesi nişi içinde bir Romalı komutan heykeli bulunmaktadır. Bu tür heykel gövdelerine çokça rastlanmaktaydı. Bunların başları da ayrı yapıldığından yeni komutan geldiğinde, eski komutanın başı alınarak gövdeye yeni komutanın başı konuyordu.

IV. kapı merdivenli bir tonoza açılır. Kapı üzerinde dört arma bulunmaktadır. IV. kapıdan yukarı çıkmak yerine, batı hendeği içindeki iki taraflı ağaçlıklı yolda ilerlendiğinde, antik Halikarnassos ve çevresinden toplanmış sunaklar, lahitler ve çeşitli eserler izlenir. Solda su deposundan başlayan taş duvar XIV. yüzyıl ortalarında yapılmış Türk Kalesi´ne aittir. Şövalyeler sonradan Mausoleion´un taşlarıyla burada izlenebileceği gibi, duvarları yükseltmişler ve kaleyi büyültmüşlerdir. Şövalyeler hendekleri ulaşım yolu olarak kullanmamışlar, asma köprülerle iç kaleye ulaşmışlardır. Hendeğin kapatıldığı güney duvarı üzerinde Mausoleion´un yeşil taşlarından yapılmış asma köprü ayağı görülebilir. Ayağın iki yanındaki duvar, kale hapishane olarak kullanıldığında yapılmıştır. Hendeğin sonundaki taş merdiven de sonradan ilave edilmiştir.

Merdivenin sağında duvar üzerinde görülen kabartmada Saint George´un ejderhayı öldürmesi gösterilmektedir. Bu kabartmanın orijinal yeri burası değildir. İç kaleden, İtalyan kulesinin kuzey duvarından getirilmiştir. Saint George figürünün altında üç arma görülmektedir. Merdiveni çıkınca karşımıza gelen kapı üzerinde, ortada Piere d´Aubusson´un tarikat haçı ile birleşik arması bulunmaktadır. 1476-1503 yılları arasında Rodos´ta üstad-ı azam olarak görev yapmıştır. Bir çok kere de Bodrum Kalesi´ni ziyaret etmiştir. Kendisine sığınan Cem Sultan´ı tutsak ettiği için papa tarafından kardinal başlığı rütbesiyle ödüllendirilmiştir. Arma üzerinde püsküllü kardinal başlığı görülmektedir. Arma sarı zemin üzerine çatallı kırmızı haçtır. Bundan başka iki arma daha vardır.

Kapıyı geçince sağda görülen küçük kule, asma köprünün kontrol kulesidir. Bu kulenin batıdaki dış duvarı yüzünde II. Mahmut´un tuğrası vardır. Üzerinde hicri 1235 tarihi okunmaktadır. Bu tuğra, sol alttaki Malta haçından da anlaşılacağı gibi bir şövalye armasının üzerine yazılmıştır.

İç kaleye girmek için geriye dönülüp, dar yol takip edilmelidir. Solda kale duvarının üzerinde, yüksekçe bir yerde bir arma grubu vardır. Bu arma ile ilgili bir fotoğraf sonradan kapatılmış mazgal deliklerinden birinde sergilenmektedir.

VI. kapının üzerindeki Latince yazıtta "Efendimiz uyurken bizi koru, uyanıkken kurtar. Senin koruman olmadıkça bizi kimse koruyamaz." denmektedir. Yazıtın altında üçlü bir arma grubu bulunmaktadır. Bu kapıdan geçilince kalenin güney bölümüne ulaşılır. Burada çevre duvarı iki tanedir. VII. Kapının karşısında su yalağı olarak kullanılmış iki lahit bulunmaktadır. VII. kapı üzerinde üçlü bir arma grubu vardır.

Kesik tonozlu bir koridorla iç kaleye girilir. Bu koridorun altında bir sarnıç bulunmaktadır. İç kale girişi üzerinde de bir önceki arma grubu işlenmiştir. İç kalede ve şapelin altında ondört sarnıç vardır. Kale muhasara edildiği zaman, gerekli su bu sarnıçlardan sağlanabilmiştir. Bu sarnıçlardan bazıları halen kullanılmaktadır.

İç avluda antik dünyanın ve yörenin tüm ağaç ve çiçeklerini görmek mümkündür. Bunlardan biri defnedir. (Grekçe´si daphne, Latincesi laurus). Anadolu´da zakkum diye bilinen bu ağaç çiçekleri ve yaz kış dökülmeyen yaprakları ile kaleyi süslemektedir. Kralların ve soyluların gölgesini sağlıklı buldukları çınar ağacı kalenin orta avlusundadır. Antik dünyada çok önemli yeri olan zeytin ağacı ile pek çok törende kullanılan mersin de yetiştirilmektedir. Mersin Afrodit´in kutsal ağacı idi. Kuşlardan güvercin, çiçeklerden de gül Afrodit´e adanmıştı. Güvercinlerin selamlamalarıyla karşılaşmak ve gül kokularını duymak belki de kaleyi gezenlere Afrodit´i anımsatacaktır. Adam otu tükenmekte olan bir bitkidir. Bu yüzden kalede itina ile yetiştirilmektedir. Bu otun tıpta anestezide kullanıldığı bilinmektedir. Yaz boyunca en güzel moru açan ipek karanfilleri, her türlü rengi olan gülfatmaları (sardunya), çeşitli kaktüsleri, begonvilleri ve Kıbrıs akasyasından, çam, gölge ağacı, nar ve duta kadar Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağacı kalede görmek mümkündür.

Mausoleum

Dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Mausoleum‘un yapımına Karya Satrabı Mavsolos zamanında (tahmini M.Ö.355) başlanmış ölümünden sonra kızkardeşi, aynı zamanda karısı olan Artemissia yapımına devam etmiştir.

Bu eser İon düzeninde 36 sütünun süslediği orijinali 46 metre yüksekliğinde olan ve tepesinde bir zafer arabası bulunan 21 basamaklı bir piramidin taçlandırdığı dev bir anıt mezardır.

M.S. 13 yüzyıla kadar korunan antik mezar önce bir depremle yıkılmış daha sonrada taşları Bodrum Kalesinin yapımında kullanılmıştır. Ayrıca bu mezara ait birçok kabartma ve heykeller 1856 yılında İngiliz Arkeolog C. Newton tarafından British Museum‘a götürülmüştür. Bu yüzden bu anıta ait eserlerin çoğu British Museum‘da, ancak çok az bir kısmı Bodrum‘da sergilenmektedir.

Antik Tiyatro

Helen döneminden günümüze gelen önemli kalıntılardan biridir. Kapasitesi 13.000 kişiliktir. 3 ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar Sahne, Orkestra ve Oturma yeridir. Bina uzun dikdörtgen bir yapıdır. Her iki uçta oyuncuların gireceği birer kapı bulunmaktadır. Bunlardan başka 3 ana giriş kapısı bulunmaktadır.1973 yılında yapılan kazılardan sonra açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir.
Ay giriyor sahneye ve günümüze ulaşan anıtsal Antik Tiyatro, Göktepe´ nin güney yamacında ışıldıyor.. Antik geleneğe uygun, yamaca sırtını dayamış bu yapı, sahne (skene), orkestra çukuru ve oturma yerleri (kavea ya da theatreon) ile Mavsolos döneminde onarılıyor ve aynı zamanda, Anadolu´ nun en eski tiyatrolarından biri sayılıyor.
Yumuşak ana kaya oyularak yamaca yaslanan oturma yerleri, ortadan geçen ´diazoma´ ile ´alt maenia´ ve ´üst maenia´ diye iki bölüme ayrılıyor. Gezip göreceğiniz Antik Tiyatro´ da günümüze oldukça sağlam biçimde oluşan ve 12 radyal merdivenle 11 parçaya ayrılan alt bölümü gezecek, oturma yerlerinin bazılarının üzerine yazılan adları -ola ki o çağda- tiyatroya yardım veren ya da kombine bilet alan kişilerin adlarını - okuyabileceksiniz!

Mindos Kapısı

Halikarnassos‘un iki giriş kapısından biri olan Mindos Kapısı Bodrum‘un Batı tarafındadır.Günümüze kadar sadece duvar kalıntıları kalmıştır. Turkcell‘in sponsorluğunda kazı ve restorasyon çalışmaları devam etmektedir.

Büyük İskender şehri kuşatmaya M.Ö.333 yılında bu kapıdan girmiştir. Çok zorlu bir direnişten sonra şehri fethetmiş ve Mausoleum hariç tüm şehri tahrip etmiştir.

Turistik Yerler

Gece Bodrum‘da yaşam, günbatımından hemen önce, gecelemek için Kale‘ye uçan martı sürülerinin kanat hışırtıları ve limana dönmekte olan tur teknelerinin motor sesleriyle başlar. Ne yazık ki, geleneksel olarak güneşin denizin ardından batışını kokteyl yudumları arasında izleme keyfi, Bodrum havalisinin güneyinde, kıyıların elverişsizliği yüzünden yaşanamazsa da, Turgutreis benzeri batı kıyılarında bol bol çıkarılır. Bodrum‘un içinde yaşayanlar belki daha da şanslıdırlar. Bodrumlular belki gün batımını gözlemleyemezler ama, beyaz badanalı evlerin ve onları çevreleyen tepelerin yükselen gölgelerini, Kale‘nin yükseklerden yakaladığı güneş ışınlarının pencere ve duvarlarındaki altın yansımalarını ve kalenin ışıkları bir yanarken, bunların gök mavisi gölgelerini izleyebilirler. Bodrum‘da iyotun verdiği bol enerjiyle, geceler gündüze, gündüzler geceye döner.

Öylesi harika görünümleri yakalayan köşelerden biri Marina‘dır, diğerleri de limanın önünde uzanan kafe ve barlar… En iyi seyir yeri ise tepedeki anfitiyatrodur. Hakkıyla bir seyir istendiğinde, akşam alacakaranlığında özel bir ambiyansı olan amfitiyatro Bodrum‘u, limanı, kaleyi ve ardında bir uçtan öbür uca uzanan Ege‘yi ayaklar altına serer.

Amfitiyatrodan yavaş yavaş aşağı doğru inilirken, sakin çevreye girilir. Çocuklar cıvıl cıvıl oyuna dalmışlardır… İş saatleri sonrasında, açık bahçelerde veya evlerinin önündeki merdivenlere oturmuş anne ve babalar işten sonra, çay, bira veya rakılarının keyfini çıkarmaktadırlar. Bodrum‘un tüm sokaklarında konuklar akın akın sahilin yolunu tutarlar… Bu kez kalabalık limanda, bir kafeye, bara ya da restorana doğru. Yemekten önce, bir barda geleneksel olarak bir kokteyl alınır veya bir kadeh rakı (diğer adıyla "aslan sütü") veya egzotik bir yerli içki, şarap ya da bira yudumlanır. Burada akşam yemekleri tüm kaygılardan uzak, yavaş yavaş ve saatler boyu sürebilir. Bodrum restoranlarında geleneksel Türk yemeklerinden çağdaş batı yemeklerine kadar değişen yiyecekler geniş bir yelpazede sunulur. Akşam yemeği genel olarak rakı ile başlar, yanısıra mezeler yenir, sonra asıl yemeğe ve sonunda da meyve veya tatlılara sıra gelir. Her birinin ardından da doğal olarak rakı yudumlanır.

Yemekten sonra Bodrum şafağa kadar uyanıktır. Çoğu dükkan ve butik geceyarısına kadar açıktır. Çok yerinde bir olaydır geç vakit alışveriş, çünkü yudumlanan içkilerin rehavetinde, günün sıcağını arkada bırakarak ve kapatmadan önce belki de dükkancının bir malı daha ucuza vereceği pazarlıklar yapılarak, en işi şekilde değerlendirilir vakit.

Türkiye‘nin belki de başka hiç bir yerinde olmadığı kadar çok sayıda bar vardır Bodrum‘da. Buralarda tüm damaklara uygun içkiler sunulur. Sıcacık atmosferli kıyı kahveleri, ışıklandırılmış kale duvarlarının canlılığı, gözlenen kalabalık sokaklardaki kenar barlar ve buralarda günün müziği dalga dalga ruhlara işler. Bazı kulüplerde ise Türk Folk Müziği veya caz müziği canlı olarak çalınır. Bazı otel ve tavernalarda düzenlenen Türk Geceleri‘nde ise saz ve zurna eşliğinde dansözler masalar arasında raks ederler.

Gece gösterilerinden sonra en popüler olan da piyasa yaparak görmek ve görünmektir. Akşam yemeğinin ardından sokaklarda amaçsızca dolaşılır ve bir yerde koyu bir fincan Türk kahvesi, bir fincan çay veya daha kuvvetli bir şeyler içilir.

Bodrum‘un güzel ikliminde gündüz geçen hoşça vakit güneşin batışıyla sona ermez. Kıyı restoranları tüm akşam boyu açıktır. Ay ışığında tekne gezileri hatta yüzmek bile çok hoştur. Bodrum‘un ışıltılarından uzaklaşıldığında, Türk semalarını, sanayileşmiş batıda hiç bir zaman görülemeyecek bir parlaklık kaplar. Bu büyülü görüntü en iyi şekilde, Karaada‘daki sıcak su kaynağının dışında demirli bir tekneden seyredilebilir. Burada, dostlarla birlikte, birkaç mumun ışığında, bel seviyesindeki suyun içindeki mağaraları keşif maceraları yaşanabilir. Hala enerjileri kalmış olanlar Bodrum diskoları ve gece kulüplerinde gündoğumuna dek durmaksızın dans edebilirler. Buradaki gece kulüplerinin çoğu açık havada ve kıyıdadır. Yörede geçirilen enerjik bir geceden sonra, çoğu Türkler, yatmadan önce bir tas çorba içmenin kendilerine iyi geleceğini düşünürler. Ertesi sabah uyanıldığında, akşamdan kalmış olmamak için, çorba içmek bir reçete sayılırsa da, çevrede daha çeşitli şeylerin yenebileceği pek çok küçük yer vardır.

Bu sıralarda müezzinler minarelere tırmanmaya başlamışlardır bile. Sabah ezanıyla birlikte yeni bir gün daha başlar… Ancak Bodrum‘un bizlere sunabileceği türden bir gün ve bir gece daha…

Gümbet

Son zamanlarda başlıbaşına bir yerleşim bölgesi haline gelen Gümbet, Bodrum‘un yalnızca 2 Km. Güneyindedir. Adını sayısız beyaz kubbeli yağmur sarnıçlarından alan Gümbet, yarımadanın en uzun ve ünlü kumsallarından biridir. Kıyısı sığdır ve deniz sahilden yavaş yavaş derinleşir. En sıcak günlerde bile, koyun boğazından içeriye doğru serin bir esinti oluşur. Burası, ufak kiralık sandalları, su kayağı, sörf ve geniş kumsaldan başlayan paraksi gibi su sporlarıyla ünlü bir spor merkezidir.

Gümbet‘in popülaritesi, burada oldukça ünlü bir gece yaşamının doğmasına neden olmuştur. Gümbet sokakları, gün doğumuna kadar, barlardan ve yol kenarlarındaki kahvelerden gelen müzik seslerinin titreşimleriyle dolar.

Adaboğazı

Gümbet‘in batı ucunun sonunda bulunan küçük küçük koylar, önlerini kesin bir adanın da yardımıyla, kristal parlaklığında ve olağanüstü doğal güzellikte öyle bir su alanı oluştururlar ki, bu şairane yerin adına halk, doğal olarak Akvaryum der. Akvaryum‘a ancak teknelerle ulaşılabilir. Yolcular gezi tekneleriyle bu tarihi sulara gelerek, kendilerini 20 metre derinliğindeki dibin pırıl pırıl gözüktüğü kumluk denizin koynuna bırakarak yüzerler.


Bardakçı Koyu

Bardakçı koyu, Bodrum limanının hemen dışındadır. Eskiden su satıcılarına "bardakçı" denilirmiş. Bu isim, belki de tarihi Salmakis çeşmesinin Bardakçı‘sından kalmadır, kim bilir? Efsaneye göre, buradaki berrak su birikintisinde kendini gören Hermafroditus, kendi aksine öylesine aşık olmuş ki, buradaki su perisi ikisini de sonsuza dek birleştirmiş ve böylece Hermafrodit doğmuş. Bugün Bardakçı‘da lüks oteller, küçük pansiyonlar ve kumsal boyunca restoranlar bulunmaktadır. Yerel günlük teknelerin uğrak yeri olan Bardakçı, marina ile Gümbet arasındaki tepeden yürüyerek yalnızca bir dakika çeker.

Ege‘nin Türkiye yakasındaki başka hiç bir yeri, geleneksel Türk köyü yaşamını, modern bir yerleşim yerinin itiş kakışından yalnızca bir kaç dakika uzaklıkta ziyaretçilerin gözleri önüne böylesine seremez. Bodrum yarımadasını keşfetmenin pek çok yolu vardır. Bunlardan en çok keyif vereni, civardaki koyları ve kıyı köylerini, Bodrum limanından veya yerel limanlardan kalkan günübirlik gezi tekneleriyle dolaşmaktır.

Tatil geçirmek üzere denizi seçmenin pek çok nedeni vardır. Bir kere, deniz zevkin ta kendisidir… Dalgaların, rüzgârın ve yelken açmanın yarattığı iç rahatlığının birbirlerine karışımı bir başkadır; tekbaşınalık ve kendine yeterlilik duyguları, doğayla başbaşa iletişim, arkadaşlarla birarada olmak ve kişinin kendi kendineliği, deniz üstünde doruğa ulaşır. Tekneyle gezinmek için, taptaze esen rüzgârın, pırıl pırıl suların ve bol güneşin olduğu pek çok güzel yer vardır. Peki, öyleyse neden ille de Türkiye‘nin Ege kıyıları seçilir? Nedeni, yalnızca tekneyle gezmek değildir, çünkü dünyanın pek çok kıyısında bu zevk tadılabilir; ancak, demir atıldıktan sonra yaşanılanlar önemlidir. Ege kıyıları boyunca koyların ıssızlığı, köylülerin samimiyeti, görülmesi gereken tarihsel yerler… Tüm bunlar Türkiye‘yi deniz yoluyla dolaşmayı çok özelleştirir.

Antik kalıntıların anayurdu ve en eski çağlarda en ünlü kişelere tanık olmuş Ege‘nin Türkiye kıyılarındaki denizinin dünyada eşi benzeri yoktur. Bilindiği gibi, tarih boyunca eski Yunanlılar bu kıyılarda bir çok medeniyet kurmuşlardır. İskender ve lejyonları, dünyanın bu en zengin şehirlerini yağlamak üzere buralarda durakladılar. Bodrum yakınlarında, bir yanda Sezar donanmasını toparlarken, diğer yanda da Antonyo ve Kleopatra, ait kıyılarda keyif sürmekteydiler. Aziz Pol (St. Paul) sık sık buraya gelerek, Asya‘nın yedi kilesesini kurdu. Bu arada John da Mary‘I ıslah olmak üzere Kuşadası‘nın yukarısındaki dağlarda bulunan son barınağına gönderdi. Kanuni Sultan Süleyman, orduların Marmaris‘te düzene sokarak, güçlü Rodos kalesindeki Haçlı şövalyelerine saldırdı. Aynı sularda, General Nelson, Mısır‘dan geri çekilen Napolyon‘u kovaladı.

Deniz taşımacılığından yararlanılarak; ticaret, ticari ilişkiler ve medeniyet gelişti, kültür arttı ve bu topraklar tarih boyu orduların uğrak yeri oldular. Bir zamanlar, kara yolculukları kervancılıktan biraz daha geliştiğinde, denizaşırı ticaretin boyutları, tarihi Ege kıyılarındaki bir çok şehrin kurulmasını ve korunmasını gerektirdi.

O zamanlar yük gemileri, bugünkü keyfi gemi yolculuklarının rotalarında, kıyıya iyice yakın seyrediyorlardı ve rüzgâr çıktığında, rahatlıkla koylara sığınabiliyorlardı. Bu yörede tarih boyunca şehirler kurularak, denizciler barındı. Özellikle de Knidos, bugünün Datça‘sının yakınlarından, Lorima Yarımadası‘nın ucunda bulunan geçen gemilerin mecburen ikmal yaptıkları ve kıyıdan yukarılara doğru yelken açmadan önce, şiddetli kuzey rüzgârının dinmesini bekledikleri bir noktaya taşındı. Zamanla, yaşamlarını deniz ticaretinden sağlayan sayısız Helenistik şehrin bütün direnmelerine karşın, kıyılar dolarak sığlaştı, bu sitelerin önemleri ve deniz ticaretleri giderek azaldı.

15-25 metrelik ticaret gemilerinin çağı yakın zamanlarda sona ermiştir. 25 yıl kadar önce ticari taşımacılığın çoğu böyle yerli yapı ahşap teknelerle sürdürmekteydi. Yol boyunca zevkle seyredilen manzaralardan dolayı, bu deniz yolculuğunun adına modern bir Türk deyişle "Mavi Yolculuk" denilmektedir.

Bugün, yerel kıyı trafiğini yalnızca gezinti tekneleri oluşturur. Büyük yük gemileriyse, açık denizlerde seyreder. Arasıra inşa edilen balıkçı teknelerinin dışında, yüzlerce tersanede, gezinti tekneleri inşa edilmektedir. İdeal iklim koşulları, davet edici sular ve her biri kendine özgü güzellikte birçok sayıda eski liman, koy ve kıyılar, başka birçok hoş ve çekici özellikler, modern Türkiye‘nin misafirperverliği ile Ege‘nin Türkiye kıyıları, akdeniz üzerindeki deniz yolculuğunu çok çekici hale getirmekte ve bu seyir cennetine özel bir isim verdirmektedir: Turkuaz kıyılar.

Turkuaz kıyılar, kuzeyde Kuşadası‘ndan güneyde antalya‘ya kadar yaklaşık 350 deniz milidir. Birbirine karışmış kıvrım kıvrım kıyılar, uzunluğu iki kez artırır. Hem körfezin karşısında ve her burnun etrafında ya yeni bir koy uzanır veya küçük bir köy, ya da antik bir site yer alır.

Bodrum‘dan çevreye kalkan gezi amaçlı tarifeler çok çeşitlidir. Bodrum yarımadasının kuzey ucundaki ıssız Güllük Körfezi‘nde, düzinelerde metruk koy boyunca gümrah ormanlar kayalık kıyılara doğru alçalır. Ziyaretçiler, sayısız metruk koyun ağaçlıklı yamaçlarında otlayan keçi sürülerinin boyunlarındaki çanların seslerini duyar. Güllük Körfezi‘nden yalnızca bir kaç kilometre içerilerde antik Didim harabeleri ve Iasos yer alır. Doğuştan denizci konuklar buralardaki harabelerin arasında demir atar, yerel denizcilerin yakaladığı balıkları birer birer tadarlar.

Bodrum‘dan güneydoğuya doğru, Güllük‘ten daha çok tanınan Gökova Körfezi yeralır. Gökova‘nın sayısız koyları, birer birer, kendilerine has keyiflerin türlerini sunarlar. Deniz kenarındaki köy ve tavernalar daha kalabalık ve canlı birer atmosfere sahiptirler. Gökova‘nın içindeki bir ada üzerinde kurulu antik Keramos şehri kalıntıları da ayrıca ünlüdür. Kleopatra kumsalının, Kleopatra ve sevgilisi Antonyüs için Mısır‘dan getirtildiği rivayet edilir. Gökova‘nın güneybatı ucunda, bir zamanların en büyük şehri ve antik çağın en büyük heykeltraşı Preksiteles‘in vatanı olan Knidos‘un kalıntıları yer alır. Bugün Knidos‘a ancak deniz yoluyla ulaşılır; binlerce yıl öncesinde de olduğu gibi, bu tarihi liman yatları barındırır.

Gökova Körfezi‘nin ardında güneyde antalya‘ya doğru kıyı 200 mil uzanır. Datça Yarımadası‘nın uzun burnunun altındaki Hisarönü Körfezi‘nde, doğuştan denizci konukların keşfedebilecekleri yüzlerce koy ve ada bulunmaktadır. Hisarönü‘nün ardında yeralan ünlü Marmaris‘in geniş koyunda, Türkiye Egesi‘nin en büyük otelleri ve marinası yer alır.

Marmaris‘ten Antalya‘ya kadar uzanan kıyı, olağanüstü güzellikleri gözler önüne serer. Karetta Kaplumbağaları‘nın son yuvalandıkları yer olan İztuzu kumsalı yemyeşil Dalyan‘ı korur. Nehrin ağzındaki kumsalın karşısında bulunan küçük teknelerin getirdikleri konuklar ünlü Kaunos harabelerini ziyaret ederler. Körfeze iyice sokulmuş Göcek Köyü ile gürültülü Fethiye Limanı, Fethiye Körfezi‘nin içindedirler. Fethiye‘nin güneyindeki Ölü Deniz‘in çakıllı kumsalı, benzeri görülmemiş güzellikteki küçük limanı korur. Küçük birer köy olan Kalkan ve Kaş‘I ziyaret edenler, batık şehri ve Osmanlı Kalesi‘ni görme şansını elde ederler. Mavi yolculuğun son durağı Antalya‘dır. Konuk tekne burada eski kasabanın gölgesine demir atar. İçindeki ziyaretçiler de Türkiye‘nin en büyük ve en ünlü yazlık şehirlerinden birinin gece yaşamından ve eğlence türlerinden örnekler yaşarlar. Bir çok uğrak limanının büyüleyici ve pırıl pırıl güzelliğinin yanısıra, Mavi Yolculuk sırasında, gulet tipi özel yapıdaki tekne ile pek çok yer gezilip görülebilir. İtalyanca‘daki "gouletta" sözcüğünden gelen "gulet"ler, geleneksel Akdeniz yelkenli teknelerinin çağdaş uyarlamalarıdır. Ege çamından yerel olarak inşa edilen guletin, geniş kaburgalı bir güvertesi ve geniş hacimli kabinleri vardır. Kaptan, aşçı ve tayfadan oluşan mürettebatı ve doğaya uyumlu görüntüsüyle guletler, turkuaz kıyıların keyfini çıkartmak için idealdir.

Denizi yüzlerinde hissetmek için yaratılmış deneyimli veya acemi denizciler, bu turkuaz suların keyfini çıkartabilmek için, kıyılardaki Kuşadası, Bodrum, Marmaris veya Antalya gibi belli başlı limanlardan; yat, üstü açık tekne, flotilla ve gulet gibi çeşitli türde tekneler kiralayabilirler.

Ege‘nin Türk kıyıları, doğası, tarihi ve konukseverliği ile, benzer yörelerden farklıdır. Buralara kolayca gelinebilir. Geldikten sonra da, modern dünyanın dert ve kederlerinden uzaklaşılır. Antik tarih, tenha koylar ve zamanın dışında kalmış köyler… Şehirlerin itiş kakışından ve telaşlı sayfiyelerden yalnızca kısa bir mesafedeki bu yerler, en yorgun konukların bile, biraları gelerek keşfetmelerine fırsat verir. Mavi Yolculuk, bir başka yerde asla görülemeyecek keşifler yapılacağını garanti eder.

Kaynak: Bodrum Belediyesi

Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos Bodrum Muğla Halikarnassos