2 Mart 2012 Cuma

Efes´e yolculuk ve Xena´nın vatanı

Efes´e yolculuk ve Xena´nın vatanı

İzmir´in güneyinde, Selçuk kasabasının hemen yanında dünyanın en önemli antik kentlerinden birisi vardır; Efes. Efes, geçmişte İyonya Konfederasyonu´na dahildi ve Küçük Asya´nın en önemli kentiydi, ticari gücüyle İzmir ve Bergama ile rekabet ediyordu. Bugün orada geçmişi 12. Yüzyıl´a kadar uzanan çok etkin kalıntılar vardır. Efes´de birçok kent kurulmuştur, 400 yıl içinde yedi kez yıkılmış, yakılmış ve yeniden kurulmuştur ve Efes´de Artemis veya Diana adına kurulmuş en büyük tapınak vardı. Artemis Tapınağı, efsanelere göre Amazonlar tarafından kurulmuştu, bin yıllar boyunca bir ağacın yanında simgelenerek toprak ana imajıyla beslendi, büyüdü. 

Amazonların kutsal kadını, sonunda Artemis´e dönüştü. MÖ 550´de Krezüs, yıkılan tapınağı tekrar yaptırdı ama MÖ 356´da İskender´in doğduğu gecede, bir çılgın tapınağı ateşe verdi. Artemis´in o gece İskender´in doğumuyla ilgilendiği için, tapınağını koruyamadığına inanıldı. Sonra çok daha büyük boyutlarda bir kez daha inşa edildi ve artık Dünyanın Yedi Harikası´ndan biriydi.

MS 265´de Gotlar tarafından yine yıkıldı. Bugün geride hiçbirşey yok. Çalınıp dünyanın önemli müzelerine götürülen parçalar dışında, bugün tapınağın yerinde birkaçtaştan başka birşey yok. Efesliler, Apollo´nun kızkardeşi, gecelerin tanrıçası Leto´nun kızı Artemis´e taparlardı. Tanrıça Artemis, Apollo´dan bir gün önce, Efes yakınında Ortygia´da doğmuştu ama ikizi Apollo ise Yunan adalarından Delos´da doğmuştu. Mitolojinin bir diğer oyunu daha; anlaşılan Leto önce kızını doğurmuş ve aynı gün içinde Ege Denizi´nin ortasındaki Delos´a gitmiş ve orada oğlunu doğurmuştu. 

Peki, bunu nasıl yaptı? Şimdi gelin de, Von Daniken´a inanmayın, Leto ancak hava yoluyla bunu yapabilirdi. Neyse, Efes Roma döneminde Roma Asyası´nın başkentiydi, çok güçlü bir ticari merkezdi, ihtişamlı ve görkemli bir kent olarak çağın en parlak kentlerindendi. İmparator Trajan tarafından yapılan 25.000 kişilik tiyatrosu, hala kullanılmaktadır. Efes´in Hıristiyanlık´taki yeri çok büyüktür, ilk İncil´de Paul´un Efesliler´e Mektubu´nda adı geçer. Paul, Tarsus´da doğmuş ve üç yıl Efes´de yaşamıştı. Efsaneye göre Meryem Ana da, oğlunun ölümünden sonra Efes´e geldi, yaşamının son yıllarını orada yaşadı ve öldükten sonra Efes´de bir yere gömüldü. Birçok güvenilir kaynağa göre, Meryem Ana, Aziz John ile beraber Efes´e MS 40´da gelmiş ve kentin hemen yanındaki Bülbül Dağı´nda yaşamıştı.

Antep Megalitleri

Antep Megalitleri

Antep fıstığı, baklavası ve köftesi ünlüdür ama megalitlerini kimse bilmez. İşte size yöresel bir mit; İlyas Özbakış adlı bir Antepli anlatıyor; "Dedemin anlattığı bir öykü var; bir akşam üzeri megalitlerin yakınındaki tarladan eve dönmeye hazırlanıyormuş. 

Yürürken arkasından bir vızıltı sesinin geldiğini duymuş, aynı anda da ağaca bağlı olan atı kişneyerek, panik halinde tepiniyormuş. Tam o anda dedem kayanın üzerinde insana benzer bir şekil görmüş, hemen ardından da ikincisinin kayanın altında durduğunu farketmiş. Yukardaki ellerini kollarını sallarken, aşağıdaki yukardakine aynaya benzeyen bir aletle bakıyormuş. 

Elbiseleri o kadar parlakmış ki, dedemin gözleri kamaşıyor, bakamıyormuş. Sonra yukardaki adam geriye doğru çekilip, alttaki ise aynı anda yokolmuşlar. Dedem o anda, tüm tüylerinin kalktığını hissetmiş, Sonra yine vızıltı sesi yine başlamış ve kayanın ardından göğe doğru altın renkli bir top yükselmiş ve kuzey doğru giderek görünmez olmuş. 

Dedem ne görmüştü? Rahmetli olayı hiçbir kelimesini değiştirmeden yüzlerce kez anlattı. Kimdi onlar ve altın top neydi? Ben megalitleri inceledim, bana göre belli bir yıldız grubuna göre yerleştirilmişler, sanırım Regulus ve Denebola takım yıldızlarıyla benzerlik gösteriyorlar." Anlatı böyle, İlyas Özbakış´ın dedesinin UFO´lardan, uzaylılardan haberi yoktu, onun kültüründe bunlar yoktular. Burası ilginç ama cevap yok. Bizi ilgilendiren şey şimdilik megalitlerden ibaret. 

İngiltere´deki, Fransa´daki benzerlerini görmeye gelen yüzbinlerce turisti gördükten sonra neden Antep´e kimse gelmiyor diye hayıflanıyoruz...

Harran piramitleri

Harran piramitleri

Harran, Gap´tan sonra bir cennet olma yolunda. Kurak topraklar yeşeriyor ve yaşama dönüyorlar. İnançlara göre Harran, Adem´in dünyaya indikten sonra çiftçiliğe başladığı ilk yerdir, toprağın bereketi Adem´in elinden gelmektedir. Mezopotamya mitlerinde Ay tanrısı Sin, Sümerler´in Güneş tanrısı Samaş ile Yıldız tanrı İştar´ın babası, evreni yaratan Enlil ile Ninlil´in oğludur.

Tevrat, Sin´den bahseder, İbrahim Peygamber´de Sin´in yönettiği Ur yöresinde doğmuştur. Zaten İbrahim´in yaşadığı bölgenin Şanlıurfa ve Harran olduğuna inanılır. Bu mitlere göre, Harran kozmolojik bir merkez olarak düşünülür.

9. Yüzyıl´da Ay´a ve yıldızlara tapan Sabiiler´in yaşadığı Harran´dan Kuran´da da, Bakara ve Hac Sureleri´nde söz edilir. Sabiiler, iyi şeytan Azimun´a taparlar, Adem´in oğlu Şit´e, İdris Peygamber´e (Yunan´da Hermes) ve mitolojik ozan Orfeus´a taparlardı.

Kısacası Harran, bu görkemli mitolojik birikimiyle sıradan bir yer değildir. Yeniden doğan Harran´ı görmenin ötesinde, ünlü piramit evleri görmek te önemlidir. Harran´ın piramit evleri hayvanları ve bitkileri korumak ve verimli kılmak için kullanılıyor. Kışın sıcak, yazın serin oluyarlar.

Tavukların Harran evlerinin içinde daha çok yumurtladıkları, koyun ve ineklerinin sütlerinin arttığı, yiyeceklerin uzun süre bozulmadan kaldığı, soğanların filiz verdiği anlatılıyor. Kısacası Harran ve piramit evleri görülmeye değer. Sahi artık Gap Turizmi´ne sıra gelmedi mi?

Yedi Uyuyanlar´ın radyasyon etkisi

Yedi Uyuyanlar´ın radyasyon etkisi

Yedi Uyuyanlar´ın öyküsünü herkes bilir, tekrara gerek yok ve Anadolu´da dokuz tane Yedi Uyuyanlar Mağarası vardır. Hepsi de gerçek kabul edilir ama Tarsus´daki ve Efes´deki mağaralar en ünlüleridirler. Oysa Efes´deki mağara, sadece ilk Hıristiyanların saklandığı bir yerdir. Asıl ilginç olan ise, Tarsus´dakidir. 

Tarsus Yedi Uyuyanlar mağarası, piramit şeklindeki bir dağdadır. Mitolojide Yedi Uyuyanlar´ın Benelüs adlı bir dağa çıktıkları anlatılır; sözcük ilginçtir; Latince´de "Bene" iyi, güzel, "lüs" veya "lux" ise ışık demektir yani dağın adı "Güzel ışık dağı"dır. Başka bir kaynak dağın adının "Enceladüs" olduğunu yazar ama Encaladüs Yunan mitlerinde Zeus´un ışığını taşıyan devin adıdır. 

 Zeus onu, Etna yanardağının altına gömmüştür yani yine ışıklı bir dağa. Görüldüğü gibi, karıştırdıkça iş uzuyor, Yedi Uyuyanlar´ın ardında birşeyler var ama herhalde hiçbir zaman gerçeği bulamayacağız. Efsanelerin, mitlerin keyfi burada, bizleri düşündürüyorlar. Işıklı dağ tanımı, bizi Tarsus´daki mağaraya götürüyor çünkü burada garip bir inanç geçerli. İçerde garip bir taş var ve yöre halkı bu taşın bereket verdiğine, çocuk doğuramayan kadınlara iyi geldiğine inanıyorlar. 

Kısır kadınlar gelip taşın üzerine bacaklarını açarak oturuyorlar ve bekliyorlar. Bu nasıl bir inanç? Taşın karanlıkta parladığını söyleyenler var. Yoksa taş radyoaktif mi? Nereden nereye, değil mi? Yani orada geçmişte bir yerlerde, kemoterapi mi yapılıyordu? Hadi canım, diyebiliriz ama bu Tarsus´a gitmemizi engellemez. Çünkü yöre çok çok ilginç, yeraltının sayısız tünelle dolu olduğu da söyleniyor ve orada çok önemli birşey daha var; Donukkaya´dan söz ediyoruz...

Donukkaya ve Stonehenge

Donukkaya ve Stonehenge

Dünyanın en çok turist çeken on yerinden birisi, İngiltere Salisbury´deki Stonehenge´dir. Kimlerin, ne zaman ve ne amaçla yaptıkları hala kesin olarak bilinmeyen Stonehenge, gerçekten de çarpıcıdır ama acaba dünyada tek midir? Belki veya değil. Bir adayımız var; Tarsus´daki Donukkaya veya Dönüktaş ya da Donuktaş. İsmin kökeni şimdilik bilinmiyor. Bir dikdörtgen şeklinde, uzun kenarları dıştan 115 metre, içten 87 metre, genişliği 42 metre, yüksekliği ise 8 metre. Stonohenge gibi, neden yapıldığı bilinmiyor. Birkaç kazı yapılmış ama bulunanlar çok daha sonraki çağlara ait. Bir söylenceye göre, Donukkaya Asur Kralı Asurbanipal´in mezarı, Kral burada Persler tarafından öldürüldü ve gömüldü. Ama pek geçerli bir iddia değil çünkü böylesine görkemli ve ünlü bir kralla ilgili birşey bulunmuş değil ve bazı uzmanlara göre Donukkaya, Asur döneminin çok öncesinden kalma. Kazılarda sadece Roma döneminden kalma birkaç silah ve kemikler bulunmuş. Duvarların yapısı garip çünkü dıştan baktığınızda duvarların üstünün temelinden geniş olduğu görülüyor yani temelde beş metre kalınlığı olan duvar, tepede 8 metreye kadar genişliyor. Veya altta bir dikdörtgen temel var, üzerine daha geniş bir dikdörtgen konulmuş. 

Yapının içinde enine bir dikdörtgen daha var ama ne duvarlara ne de içerdeki yapıya inen veya çıkan bir bağlantı yok yani ne merdiven kalıntısı var ne de başka birşey. Ama daha da garibi, Donukkaya´nın dışarsı ile de bağlantısı yok yani kapısı da yok, sonraki yüzyıllarda birileri duvarın bir yerini yıkıp, bir giriş açmışlar. Peki Donukkaya´ya nasıl girilip, çıkılıyordu? Tam ortada zeminde bir delik veya giriş ya da mağara giriş var ama nereye açılıyor. Bunu bilen bir yetkili yok ama yöre halkı ilginç şeyler anlatıyorlar; eskilerde yeni evlenenler bu girişten içeri girer ve yapının dışındaki bir başka yerden çıkarlarmış, böylece evliliğin iyi olacağına inanılırmış. Ama birgün bir çift dışarı çıkmamış ve bir daha bulunamamışlar, ondan sonra da giriş yasaklanmış. 

Donukkaya´nın yukarda adı geçen Yedi Uyuyanlar Mağarası´na yakın olması bir başka ilginç olay. Sonuç olarak Donukkaya çok ilginç bir yer, İngilizler kadar akıllı olsaydık herhalde Donukkaya turislerle dolup taşardı. İsmi bile tartışmaya açık; Dönüktaş ne demek? Nereye dönük? Uzaya mı? Gizem turizmi bunları çağrıştırıyor ve düşündürüyor. Unutmayın ki, Daniken´ın rehberliğini yaptığı turist grupları dünyanın gizemli yerlerini dolaşarak milyarlar kazandırıyorlar ve üstelik Türkiye´ye geliyorlar. Bizim turizmcilerin hali ise, kendiliğinden gizem. Haberleri bile yok, halı mağazalarından ve kuyumculardan burunlarını çıkaramıyorlar